15 Mayıs 2009 Cuma

EMPERYALİZMLE GELECEĞİ BELİRLENEN ÜLKELER


Hüseyin Habip Taşkın
habibtaskin@gmail.com

Emperyalizm işini bilerek ve programlı olarak yaşama geçirmeye devam ediyor. Bir ülkeyi parçalara ayırmasını, kukla hükümetler yaratmasını biliyor. Emperyalizm geleceğini geri kalmış ülkelerde daha çok geliştirmeye çalışıyor.

Irak ve Afganistan’ının alt yapıları başta Amerikan emperyalizmi olmak üzere diğer emperyalist ülkeler tarafından talan edildi. Sıra Pakistan’a geldi. Görünen o ki Pakistan’da, emperyalist ülkelerce parçalara ayrılarak kukla yöneticilerin himayesinde yönetilerek efendilerine yeraltı ve üstü hammaddeleri sunulacak.

Emperyalizm Ortadoğu’da yumruğunu hiç eksik etmiyor. Çıkarları için hak ihlallerini bile bile dünya ülkelerinin gözleri önünde yapıyor. Afganistan’da işgalle başlayan emperyalist talan günümüzde de devam ediyor.

Afganistan işgalinde yer alan Avrupa ülkeleri askerlerini birer birer geri çekerken, boşluğu Türkiye’nin doldurması kararlaştırıldı. Uluslararası yardım gücü (ISAF) kapsamında Türkiye Kabil’e 1.200 asker daha gönderiyor. NATO’nun Brüksel’deki karargâhında, Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un da bulunduğu, NATO Askeri Komuta toplantılarında, yeniden Kabil bölge komutanlığını devralmaya hazırlanan Ankara’nın, Afganistan’a askeri katkısı netleşti. Afganistan’da 795 askeri bulunan Türkiye, yaklaşık 2.500 askerini çekecek olan İtalya ve Fransa’nın boşluğunu doldurmak için, 1200 asker yollayacak. Böylece Türkiye’nin askeri sayısı 2.000’e çıkacak.

Ülkemizin askerlerinin orada ne işi var? Emperyalizmin talanına neden destek veriliyor? Bu soruların yanıtı kendilerince olabilir, fakat işgal edilen bir ülke topraklarında emperyalizmin çıkarı için destek verilmesi hiçte hoş değildir. Ülkemizi yönetenler yakın zamanda Gürcistan ile Rusya savaşında Gürcistan’ın toprak bütünlüğünün korunmasını istemişlerdi. Rusya’nın o topraklardan derhal çıkması istenmişti. Irak’ta Federal ya da Kürdistan devleti kurulması olayı ülkemizde yankı bulurken ülkemizi yönetenler Irak’ın toprak bütünlüğünden söz etmişti.

Emperyalistlerce Afganistan’ın talanı devam ederken ABD, NATO üyesi ülkelerden Afganistan’a daha fazla asker göndermesi için bastırmaya devam ederken, Başkan Obama ve ABD Savunma Bakanı Robert Gates, aylardır üye ülkelerden daha fazla asker göndermeleri için bastırırken ABD, üye olmayan ülkelerden ise maddi yardım talebinde bulunmuştu. AB ülkeleri isteğe temkinli yaklaşırken, şimdiye kadar bir tek Japonya olumlu karşılık vermiş, o da asker göndermeyip Afganistan’a yüklü maddi yardımda bulunacağını açıklamıştı.

ABD, Afganistan’da soluk almaya ve çıkış yolu bulmaya çalışıyor. ABD, Afganistan’ı işgal ettiğinde herhangi bir ülkeye danıştı mı? Sadece yakın müttefiki olan İngiltere olayı biliyordu. Pastayı iki ülke yiyecekti. Ama o pasta boğazlarında kaldı. ABD olayları kendi ekseni etrafında döndürmeye çalışırken ipleri de elinden bırakmamaya çalışıyor.

ABD ordusunun, Afganistan’da sivilleri öldürdüğünün ortaya çıkması ve ardından yeni bir iddia daha gündeme geldi. Ferah’ta geçen hafta düzenlenen hava saldırılarında çoğu kadın 147 sivilin hayatını kaybetmesine neden olan operasyonda, ABD uçaklarının sivillere karşı beyaz fosfor bombası kullandığı iddia edildi.

Mail Online’ın haberine göreyse Mail Online’ın haberine göreyse İnsan Hakları İzleme Örgütü’nden (HRW) ordu ve Pentagon istihbarat analisti Marc Garlasco, Afganistan’da ABD ve NATO güçlerinin yaygın bir biçimde ve sürekli olarak bu bombayı kullandıklarını, Taliban’ın kullanmasının ise mümkün olmadığını söyledi. Garlasco, “Beyaz fosfor muhalif bölgelerde yabancı askerlerin gizlenmesi ve aydınlatma için kullanılıyor” dedi.

İnsan Hakları İzleme Örgütü’nden (HRW) ordu ve Pentagon istihbarat analisti Marc Garlasco, Afganistan’da ABD ve NATO güçlerinin yaygın bir biçimde ve sürekli olarak bu bombayı kullandıklarını, Taliban’ın kullanmasının ise mümkün olmadığını söyledi. Garlasco, “Beyaz fosfor muhalif bölgelerde yabancı askerlerin gizlenmesi ve aydınlatma için kullanılıyor” dedi.

Associated Press haber ajansına göre ABD ordusu, operasyonda bu bombayı kullanmadığını, aksine Taliban’ın kullandığını iddia ediyor.

The Guardian’ın haberine göre Herat’ta uluslararası kaynaklarla finanse edilen bir hastanenin başhekimi Dr. Muhammed Arif Celali, köylerden daha önce görmediği, ellerinde ve dişlerinde yanıklarla alışılmadık çoklukta hastaların geldiğini söyledi. “Ne tür bir kimyasal olduğundan yüzde yüz emin değiliz ve onun ne olduğunu anlayabileceğimiz ekipmanımız yok. Yanıklarla hastaneye gelen bir kadın, ailesindeki 22 kişinin de aynı biçimde yandığını söyledi. Kadın, ateş saçan beyaz toz yayan bir bomba atıldığını ve daha sonra elbiselerinin altından vücutlarının yandığını söyledi.”

Fosforlu bombalar basına yansıdığı kadarıyla dünya ülkelerinin birkaçında kullanıldı. İsrail, Filistin’i işgal ettiğinde “fosfor bombası”kullandı. Irakta bile kullanıldığı iddia edilmişti. Emperyalizm işgal ederken aynı zaman da ölümcül silahlarını da kullanmaktadır. Sonradan inkâr etme politikasını uygulamaktadır.

Ülkeler işgal ediliyor, muhalifler susturulmaya çalışılıyor. Elbette güzel günleri göreceğimiz günlerde gelecek ve onu yaratan biz emekçiler olacağız.

13 Mayıs 2009 Çarşamba

YAPAY SOLCULAR VE DENİZLER



Mustafa Elveren – Em. Öğrt.
mustafaelveren@gmail.com

Bir süre önce makale notlarıma şu haber özetini eklemiştim; “Deniz Uğur-Reha Muhtar çiftinin ikizleri Poyraz ve Mina, dün Amerikan Hastanesi'nde dünyaya geldi. Deniz Gezmiş'in ölüm yıldönümünde doğan bebeklerin ikinci adları 'Deniz' oldu.” (07 Mayıs 2009 / Hürriyet) Bu haberi okuyunca solculuğumdan utandım. İstenmeyen bazı olaylar ve haberler insanı çok derinden etkiliyor.

Bunlar nikahsız olarak kadınlarla birlikte oluyorlar, bu kadınlardan çocuk pehda olunca da yüzleri kızarmadan adını Deniz koyuyorlar.

Bunlar sevgili Ahmet Kaya’ya yaptıkları düşmanca saldırılarını temize çıkarmak için bu değerlerimizi hoyratça ve utanmadan kullanıyorlar.

Bunlar solcu olamazlar. Olsa olsa yapay solculardır.

Bunlar her zaman “Atatürkçülük” kisvesi altında kendilerine bir haber kanalını bulup, bu kanallarda gerçek devrimcilere ve özgürlük savunucularına utanmadan saldırıyorlar.

Türkiye’de resmi ideoloji her zaman sahte solcuları, dincileri ve sağcıları hatta sahte milliyetçileri bile üretmiştir.

Özgürlük ve demokrasi karşıtları ile demokrat kürt aydınlarına düşmanlık yapanlar Deniz Gezmiş ve arkadaşlarına sahip çıkamazlar.

Bu hazmedilecek bir durum değildir. Deniz Gezmiş’in ailesi derhal bu şahıslar aleyhine dava açması gerekmez mi? Ama ne yazık ki böyle bir girişimde şu ana kadar hiç kimse bulunmadı. En azından 68’liler, 78 liler gibi vakıflar ve dernekler suç duyurusunda bulunabilirlerdi.

Sevgili Ahmet Kaya’yı linç eden güruh,Deniz Gezmiş’e nasıl sahip çıkabilir? Bu yapay solcuları çok iyi tanımak gerekir. Bu utanmazlar bir taraftan Deniz Gezmiş’in posteri arkasına saklanarak, öte taraftan Gezmiş’in arkadaşları olan diğer devrimci önderlere saldırmaktadırlar. Bu sahte solcuların Ahmet Kaya’ya yaptıkları çirkin saldırıyı unutmadık, asla da unutmayacağız.

Deniz Gezmiş’in içinde bulunduğu dönemin siyasal konjonktürü gereğince yapay olarak yaratılan “Kemalist” söylemierle benzerlik göstermesi çok doğaldır. Çünkü, Deniz Gezmiş ve arkadaşları aynı zamanda resmi ideolojjnin tümden kaldırılarak, Cumhuriyet’in demokratikleştirilmesinden yana oldukları da bilinen bir gerçektir. Yani bağımsızlık, demokrasi ve özgürlük hareketi niteliğindeydi. Bu gün de Cumhuriyet’in demokratikleştirilerek, sosyalist demokrasi nitelik kazandırılması için uğraş vermiyor muyuz? Yapay olarak yaratılan “Kemalizm”i ve dolayısıyla resmi ideolojiyi teşhir etmek o kadar kolay olmadı. Bunun için geçmişten günümüze kadar çok ağır bedeller ödemek zorunda kalınmıştır. İşte bu bedeli ödüyenlerden biri de Deniz Gezmiş ve arkadaşlarıdır.

Öyle ise, Denizlere ancak gerçek solcular ve devrimceler sahip çıkabilirler. Deniz Gezmiş ve onların mirası üzerinde gevezelik yapanlara ve Ahmet Kaya’yı linç eden sahte solculara karşı çok uyanık olmak durumundayız.

Eğer bunlar “vatansever” ve solcu ise, ben de vatan hayiniyim. Tıpkı idam sehpasına gönderdikleri Deniz Gezmiş ve diğer devrimciler gibi, Nazım Hikmet gibi.

WEB: http://www.gomanweb.com/


12 Mayıs 2009 Salı

Tarih ve Demokrasi




Demir Küçükaydın
demiraltona@gmail.com


“Aydınlanma da, yani şu modern toplumun din olmadığını söyleyen dini de, kutsal kitapların tarihine karşı kendi tarihini yazdı. Bu tarihi yazarken kutsal kitapların anlattığı tarihi "İnanç" sorunu olarak akıl dışına sürdü ve karanlık bir ortaçağ kavramıyla bu tarihi cehenneme yolladı.”



Tarih'in geçmişle değil bugünle ilgili olduğu; Tarih üzerine tartışmaların aslında geçmiş üzerine değil bu güne ve geleceğe ilişkin programlarla ve tasavvurlarla, dolayısıyla da bu program ve tasavvurları şekillendiren, onların ardındaki sınıfsal konum ve çıkarlarla iligili olduğu bir "Lapalis hakikati"dir.

Ama sadece bu kadarı eksik bir doğrudur. Bunun daha da doğrusu, bugünün ve geleceğin aslında geçmişte şekillendirildiğidir. Geçmişi başka türlü ele alıp anlatmayan hiçbir hareket bugünün mücadelelerini ve geleceği başka türlü şekillendirememiştir ve şekillendiremez.

Bu geçmişte böyleydi, bugün de böyledir ve gelecekte de böyle olacaktır.

Her mitolojik hikaye bir tarihtir. Ve bugün bilinen bütün mitolojiler, aslında artık bilinmeyen veya unutulmuş tarihlerin yerine başka bir tarih yazımlarından başka bir şey değildir. Örneğin Kadınların ezilmesi için önce tarih yeniden yazılmıştır; ana tanrıçalar birer meduza yapılmıştır. Tanrıların kavgaları ve ilişkileri toplulukların ve toplumsal sınıfların kavgaları ve ilişkilerinden başka bir şey değildir.

Akdeniz ve Ortadoğu havzasında, dünyanın en elverişli ulaşım koşulu olan denizin (Akdeniz) sağladığı müthiş ticaret olanağının mümkün ve gerekli kıldığı tek tanrılı dinlerin kitapları, aslında, aydınlanma tarihçiliğince mitoloji diye tanımlanacak, tarihlere karşı başka bir tarih yazımından, dolayısıyla başka toplumsal ilişkilerin örgütlenmesinden başka bir şey değildi.

Klasik Akdeniz uygarlığının tek tanrılı dinleri, önceki tarihleri ("mitolojileri") yok edip, örneğin "klasik Greko Romen mitolojisinin", yani tarihinin yerine "Peygamberler Tarihi"ni; Kaos, Kozmos, Kronos vs. yerine Allah, Adem ve Havva'yı; Tanrılar yerine Peygamberleri anlatırken sadece başka bir tarih yazmıyor; bu tarih aracılığıyla başka bir topluluk tanımlıyor, başka bir toplumsal düzen kuruyor, yani geleceği geçmiş aracılığıyla şekillendiriyordu.

Aydınlanma da, yani şu modern toplumun din olmadığını söyleyen dini de, kutsal kitapların tarihine karşı kendi tarihini yazdı. Bu tarihi yazarken kutsal kitapların anlattığı tarihi "İnanç" sorunu olarak akıl dışına sürdü ve karanlık bir ortaçağ kavramıyla bu tarihi cehenneme yolladı.

Sosyalist hareket de bu yasanın dışında değildi, daha doğarken, aslında farklı bir tarih anlayışını taslaklaştırarak (Tarihsel maddecilik) geleceği şekillendirmeyi deniyordu. O gelceğe ilişkin bir program olarak aslında başka bir tarih anlatarak yola çıktı.

Aydınlanma humanizmi karşısında ulus gericiliği de aynı şekilde tarihi birer uluslar tarihi olarak yazarak ulusları kurdu ve geleceği şekillendirebildi. Örneğin bir Türk tarihi yazılmadan bir Türk Devleti ve Türk Ulusu olamazdı.

O halde, Türkiye'de demokratik hareket eğer gelişmek ve bir başarı kazanmak, bu günü ve geleceği şekillendirmek istiyorsa, önce demokratik bir tarih yazmak zorundadır. Tarih demokratik olmadan bugün ve gelecek demokratik olamaz.

Demokratik hareketin zayıflığı aynı zamanda demokratik bir tarih olmamasında yankısını bulmaktadır ya da tersinden demokratik bir tarihçiliğin yokluğu demokratik hareketin zayıflığının en önemli nedenlerinden biridir.

*
Demokratik bir tarihi yazabilmeye en yatkın güçlerin işçi hareketi ve sosyalist hareket olması gerekir.

Ama bu hareketler Demokratik bir tarih yazmamışlar ve yazamamışlardır. Bırakalım demokratik tarihi kendi kendi sosyalist tarihlerini bile Türk ulusçuluğunun tarih kavramı içinde tanımlamışlar; Türk tarihi ile bir mücadeleye girmemişlerdir.

Örneğin Türkiye sosyalist hareketi ve işçi hareketi hep Müslümanlarla ve Türklerle başlatılmıştır. İstisnasız Türkiye'deki bütünsosyalist akımlar, Türkiye'de sosyalist hareketi TKP ve onun Bakü kongresiyle başlatırlar. Osmanlıdaki sosyalist akımlar ve hareketler birer tarih öncesi olarak bile pek ele alınmaz. bunlar birkaç akademisyenin ilgi alanı dışında yer bulamazlar. Türkçeyle ve Türklükle tanımlanmış bir ulusla kendini başlatan bir sosyalist hareket, en gerici ulusçuluğu yeniden üretmekten başka bir şey yapamazdı. Bırakalım sosyalisti bir yana, demokratik bir tarihçilik ise, bu tarihi ulusu Türkyük, vs. ile tanımlayan tarihçiliklere karşı hareketlerle tanımlar ve başlatırdı. yani örneğin, Türkiye Komünist Partisi'nin Bakü kongresi değil, Komünist Manifesto'nun ilk Ermeniceye çevrilişi bu modern sosyalist hareketin başlangıç noktası olurdu. Böyle bir başlangıç noktasının kendisi bile var olan Türk devletine ve ulusçuluğuna karşı bir mücadele anlamı taşır; sosyalistler gerici ulusçuluğun yeniden üreticileri olmazlardı.

En tutarlı demokrat olan ya da olması gereken sosyalist ve işçi hareketi, demokratik tarihi de örneğin Mithat Paşa veya İkinci Meşrutiyet ile değil; Selanikli işçilerle, Balkanlardaki devrimci demokrat ve sosyalist akımlarla ve köylü çetelerle, Ermeni sosyalist hareketiyle, Velestinli Rigasla, Tigran Zaven'le, Tevfik Fikret ile başlatırdı.

Böyle bir tarihe dayanan bir sosyalist ve Demokratik hareket, mitinglerde, anma toplantılarında, bu cılız ama nitelik bakımdan son derece önemli demokratik öncülerin isimlerini ve resimlerini taşır, onların unutulmasına karşı anmalar yapardı. Bu takdirde anma toplantıları birer Pazar vaazı, birer ruhsuz seremoni olmaktan çıkar her biri demokrasi mücadelesinin bir savaşı olurdu.

Böyle bir tarih, Balkan uluslarının kuruluşunu, Ermeni katliamlarını, Mübadeleleri, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunu birer "ilerici" demokratik dönüşüm veya devrim değil, aydınlanmanın demokratik ideallerinin terki ve gerici ve karşı devrimci hareketler olarak anlatırdı.

Böyle bir tarih içinde, Mustafa Suphi'lerin kurduğu Türkiye Komünist Partisi, Ulusu Türklükle tanımlayan bu gericiliğin ve karşı devrimciliğin sosyalist harekete sızması ve ele geçirmesi olarak görülürdü.

Böyle bir tarih, İkinci Meşrutiyet için yapılan askeri ayaklanmayı, Osmanlı devlet sınıflarının demokratik harekete karşı bir manevrası; bütün balkanları sarmış devrimi bastırmak için onun başına geçme ve daha sonraki İttihat Terakki'nin darbesini bunun sonuca ulaşması ve karşı devrim olarak anlatırdı.

Sosyalist ve Demokratik hareketin böyle bir geleneğe dayandığı yerde, Kürtler üzerindeki baskıya karşı demokratik ve devrimci direniş, devrimci ikonografisini, Ergenekon benzeri Kava efsaneleriyle değil, bu topraklardaki Demokratik mücadelenin ilk başlatıcılarıyla, yani Velensinli Rigaslarla, Tigran Zaven'lerle kurardı. (Kürt hareketinin zaten Kemal Pir'ler aracılığıyla bu eksikliği bir parça olsun gidermeye çalışmaktadır ve bu çabalar o demokratik karakterin bir yansımasıdır.)
Bir insan hem Demokrat hem de Türk, Kürt vs. olamaz. Demokrat her şeyden önce, bir ulusun bir dille, bir tarihle, bir soyla, bir etniyle tanımlanmasını reddeden; bunların bütünüyle özele ilişkin olmasını savunan olabilir.

Türkiye'nin demokratları, Türkiye'nin laikleri gibidirler. Laikler nasıl Diyanet işleri, İmam hatipler, din dersleri vs. gibi gerici ve anti laik bir kurumların varlığı ile laiklik arasında bir sorun görmeyen ve hatta bunu laiklik olarak tanımlayan anti laiklerse; Türkiye'nin demokratları da ulusun ve devletin, Türklük ile tanımlanmasında, resmi dilinin Türkçe olmasında, Türk tarihi okutulmasında sorun görmeyen kendini Demokarat sanan anti demokratik Türklerdir.

Türklüğü (ya da Kürtlüğü veya başka bir soyu, tarihi, dili vs.) kişinin bütünüyle özel sorunu yapmayı hedeflemeyen, ulusu bir dil, bir tarih, bir din, bir etni vs. ile tanımlamayı reddetmeyen bir demokratik hareket olamaz.

Demokratik bir devlet Türk Devletinin, Demokratik bir ulusçuluk gerici ulusçuluğun yerini; demokratik bir ulus Türk ve Kürt uluslarının yerini ancak, Tarihi Türklerin, Kürtlerin, Ermenilerin değil; Demokratlarla, Türklerin, Kürtlerin, Ermenilerin mücadelesinin tarihi olarak yazdığında, alabilir.

Bunun haricindeki bütün değişimler, demokrasi değil, bu günkü gericiliğin kendini zamana uydurmasından ve ömrünü uzatmasından başka bir anlama gelmez.

17 Mart 2009 Salı

http://www.demirden-kapilar.org/

http://www.koxuz.org/

11 Mayıs 2009 Pazartesi

Mersin 68'liler Ormanı'nda 10 bin kişi Denizleri Andı




Haber: Adil Okay

adilokay@hotmail.fr

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın idamlarının 37. yıldönümünde Mersin 68'liler ve 78'liler Derneği'nin öncülüğünde düzenlenen, kentteki diğer kurumların da desteklediği etkinliğe 10 binden fazla kişi katıldı.

Mersin'de daha önce çöp alanı olarak kullanılan, 68'lilerin müdahelesiyle yeşillenen, kentteki demokratik kitle örgütlerinin katkılarıyla büyüyen "68'liler Ormanı", bu yıl da kent dışından pek çok konuğu ağırlarken, Mersinlilerin de bir araya geldiği , 15 bin fidanın büyüyüp ağaç olduğu alan, orman sıfatını artık gerçekten hak etmeye başlarken, geçen yıl yaşamını kaybeden heykeltraş Mehmet Kabak'ın tasarımıyla yapılan "üç fidan" anıtıyla Deniz-Yusuf ve Hüseyin için Türkiye'de yapılan tek anıtı da içinde bulunduruyor.

Sabah saat 8:00'den itibaren Orman'a ilk gelenler stant görevlileri oldu. 68'liler Derneği imzasını taşıyan Deniz-Yusuf-Hüseyin pankartı orman girişine asılırken, pankartın ormana bakan tarafında da Mersin 78'liler Derneği imzasını taşıyan 12 Mart ve 12 Eylül sürecinde idam edilen 20 devrimcinin fotoğraflarının olduğu büyük pankart dikkat çekiyordu.

Erkenci ziyaretçiler kahvaltılarını ormanda yaparken, çeşitli gençlik grupları ise stantlarına pankartlarını asmakla uğraşıyorlardı.

Saat 10:00'dan itibaren katılım artmaya başlarken, anma programının başlayacağı saat 11:00'de katılımcı sayısı binlerle ifade edilmeye başlanmıştı.

Anma programının ilk etkinliği "Nazım Hikmet'in mezarının Mersin 68'liler Ormanı'na getirilmesi" için başlatılan kampayaya ilişkindi. Konuya ilişkin 68'liler Ormanı'nın kuruluşunda yer alan Mustafa Güler konuşma yaptı. Güler, ormanın bugüne gelişinin hangi aşamalardan geçtiğini anlatırken, Nazım'ın mezarının Mersin'e getirilmesini istediklerini, Nazım'ın dedesinin Mersin Valiliği yaptığını, Nazım'ın Mersin topraklarına yabancı olmadığını' söyledi.

Anmanın ikinci aşaması ise 'fidan dikme' etkinliğiydi. Her yıl olduğu gibi bu yıl da kaybedilen devrimcilerin adının verildiği yeni fidanlar ormana eklenirken, Gülten Kaya'nın Ahmet Kaya için, Emine Ayna'nın amcası THKO savaşçısı, Kızıldere direnişçisi Ömer Ayna için diktiği fidanlar duygusal anların yaşanmasına neden oldu.

Konuklar ormanın alt kısmında fidan dikerken orman girişinde ise 'geleneksel sol tartışmalar!' yaşandı.

ÖDP gençliğinden bir grup ile SDP gençliğinden bir grup 'DEV-GENÇ' pankartı yüzünden kavga etti.

SDP'lilerin açtığı DEV-GENÇ pankartının indirilmesini isteyen, asıl tarihsel mirasçının kendileri olduğunu iddia eden ÖDP'li gençler pankart indirilmeyince SDP'lilerin standına saldırdı. Karşılıklı sürtüşme saatler sürerken her iki gruptan da atılan 'faşizme karşı omuz omuza' sloganları ise trajik görüntüler oluşturdu.

İki grubu da yönlendiren gençlerin önceki yıl Mersin Üniversitesi'nde çıkan olaylarda polis saldırısına birlikte direndiği, birlikte göz altına alınıp tutuklandıkları, tutukluların serbest bırakılması için yapılan gösterilerde birlikte yüründüğü düşünüldüğünde solun birbirine uyguladığı şiddet yeniden tartışılıyordu. Katılımcılardan eski bir Dev-Genç'linin 'tapuya devlet el koymuş, siz miras kavgası yapıyorsunuz' sözleri ise ayrıca düşündürücüydü.

Gruplar arasına oluşturulan güvenlik barikatı, tartışmanın uzun süre sürmesi bazı katılcıların ormanı terketmesine yol açarken, polisin 'müdahele için güç çağıralım mı' isteği anmayı yürüten komite tarafından kabul edilmedi. Sivil bir polis memurunun video kaydı yapması da gençler tarafından engellenirken, yürütme komitesi polislerin orman dışına çıkmasını sağladı.

Fidan dikenlerin alana dönmesiyle birlikte saygı duruşu yapıldı. Öldürülen yüzlerce devrimcinin adının sıralandığı 'yoklamaya' kitle 'burada' sesleriyle cevap verdi. İlk konuşmayı yapan Mersin 68'liler Derneği Başkanı Selçuk Polat 68 hareketinin Türkiye için ana damarlardan biri olduğunu vurguladı.

Deniz, Yusuf ve Hüseyin'in son mektupları okunurken güvercinler uçuruldu.

İstanbul'da cezaevinde öldürülen üç devrimcinin cenaze törenini izlerken polis tarafından öldürülen Metin Göktepe'nin annesi Fadime Göktepe kürseye çağrıldığında uzun süre alkışlandı. Göktepe, 'hepiniz Metin'siniz, bütün Mersin Metin olmuş, hepiniz benim çocuklarımsınız' derken katılımcıların duygusal anlar yaşadığı görüldü.

Bir kaç ay önce 12 Eylül döneminde idam edilen Ramazan Yukarıgöz'ün 'Devrimci 78'liler Federasyonu' tarafından bulunan ve annesi Aysel Yukarıgöz'e teslim edilen mektubunun bir örneği Mersin 78'liler Derneği Başkanı Osman Koçak tarafından 'bütün devrimci çocuklardan bütün devrimcilerin annelerine' kabul edilmesi dileğiyle anneler günü anısı olarak Fadime Göktepe'ye sunuldu.

Daha sonra kürsüye çağrılan DTP Eşbaşkanı Emine Ayna, 'bu alanda bulunmaktan onur duyduğunu, öldürülen Türk ve Kürt devrimcilerinin adı okunduğunda katılımcıların hiç bir ayrım yapmadan burada demesinin halkların kardeşliğini vurguladığını' söyledi.

Ayna'dan sonra söz alan Eşber Yağmurdereli, 'sosyalizm mücadelesinin uzun sürececek bir yolculuk olduğunu' vurgularken sözlerini 'yaşasın devrim ve sosyalizm' sloganıyla noktaladı.

Gülten Kaya'nın kürsüye davet edildiği anda hoparlörden yükselen Ahmet Kaya türküsü alanı dalgalandırdı. 'Ahmet Kaya ölümsüzdür' sloganları eşliğinde konuşan Gülten Kaya 'sevdiklerini kaybettiğini buna rağmen binlerce seveni ile bir arada bulunmaktan onur duyduğunu' söyledi. Binlerce kişinin ayakta alkışladığı Kaya, sunucunun 'sürgünde bıraktığımız Ahmet Kaya'yı, Yılmaz Güney'i, Nazım Hikmet'i artık ülke topraklarında görmek istiyoruz' sözleriyle uğurlandı.

Grup Nehir ve Grup MKM'nin türküleriyle süren anmada, Merhaba Sanat Tiyatrosu ve 78'lilerin ortaklaşa hazırladığı, Adil Okay'ın yazdığı, Ramazan Velieyceoğlu'nun yönettiği '12 Eylül ve İdamlar' adlı oyundan 'Erdal Eren'in idam sürecini anlatan bir bölüm sahnelendi. Erdal'ın yargılanması ve idam edilişinin sahnelendiği bölümlerde binlerce kişi 'Erdal Eren ölümsüzdür', 'devrim için düşene, dövüşene bin selam' sloganlarını attı.

Konuşmaların ikinci bölümü ise Deniz Gezmiş'in de avukatlığını yapan Rasim Öz'ün konuşmasıyla başladı. Öz, "1 Mayıs 1977 katliamcılarının yargılanması için çaba gösterdiğini, Ergenekon Savcılarına bu konuyla ilgili dosya sunduğunu ama yine de ilerleme kaydedilmediğini" söylerken, 'Anayasa'nın geçici 15. maddesinin kaldırılarak darbecilerin yargılanması gerektiğine' vurgu yaptı.

EMEP Genel Başkanı Levent Tüzel, 'Denizlerin devrimci mirasının burada yaşatılmasından mutluluk duyduğunu, ancak iki ayrı sol grubun gençlerinin bu alanda kavga etmesinin ise üzüntü verici olduğunu' vurguladı.

DTP Grup Başkanı Selahattin Demirtaş ise 'imha ve inkarla bir yere varılamayacağını, Kürt sorunun barışçıl yaklaşımla çözülebileceğini, İmralı'yı yok sayarak sorunun çözülemeyeceğini vurgulayarak' İmralı'da bulunan iradenin de dikkate alınması gerektiğini söyledi.

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Sekreteri Kemal Bülbül ise 'alevilerin her zaman devrimcilerle yan yana olduğunu, devrim şehitlerinin hepsinin kendi şehitleri de olduğunu' vurguladı.

Grup Karar Sesi-Turhan Alıcı'nın seslendirdiği ağıt ve marşlarla süren anmada, Grup Umut'un seslendirdiği parçalara gençler sloganlarla eşlik ettiler.

Grup Yaşam Yolu'nun türkülerinden sonra başlayan forumda ise katılımcılar da düşüncelerini söylediler.

Çoğu politik faaliyetlerden uzak onbinlerce kişiyi alana toplamanın coşkusunu, küçük de olsa iki grup arasında yaşanan kavga ile gölgelenirken, seneye daha büyük ve daha coşkulu bir anma yapmak üzere sözleşen katılımcılar akşam saatlerinde ormandan ayrıldılar.

http://www.mersinyasam.com/

10 Mayıs 2009 Pazar

Hasse Gawé: Resim Sanatçısı ve Sosyal Pedagog




Hasse Gawe: Resimlerini Türkiye, Almanya, Danimarka ve bir çok ülkede sergilemiştir. Resim yapma ilhamını ezilen insanlardan, tarihten, yok edilmek insanlardan alan Hasse Gawé “abstrakt” sanatıyla, bizleri sorgulamış; içimizdeki sevda ve kavgayı, bizlere, mükemmel bir şekilde, resim dili ile iletmiştir. Yaptığı çalışmalardan bazıları:





web adresleri: http://www.gungorart.dk/

http://www.hasegawe.blogspot.com/

9 Mayıs 2009 Cumartesi

ÇOCUKLUK İŞGAL ALTINDA

"Resim: Serpil Odabaşı"



Faiz Cebiroğlu


“Bu zulümdür; bir yandan otoriter eğitimin verdiği zulüm, diğer yandan Kürt olmanın yarattığı zulüm: Anadil yasak. Kimlik yasak. Kürt olmak yasak. Diline, kimliğine sahip çıkan Kürt çocuğu olmak yasak...Burada herşey yasak. Burada herşey işgal altındadır. Burada çocuklar, hem fiziki, hem de psikolojik olarak işgal altındadır.”


Türkiye’de çocuk olmak, zordur. Türkiye’de Kürt çocuğu olmak, daha da zordur. Zorluk, ikidir: Birincisi, var olan otoriter eğitimden kaynaklanan zorluk. İkincisi, hem otoriter eğitimin, hem de ”Kürt” olmanın verdiği zorluk. Bu, çifte zorluk oluyor. Çifte zorluk, birleşiyor, tekleşiyor. Tekleşen bu zorluk, çocuklar için zulüm oluyor. Tekleşen bu zorluk, çocuklar için işkence, hapis ve ölüm oluyor.

Bu zulümdür; bir yandan otoriter eğitimin verdiği zulüm, diğer yandan Kürt olmanın yarattığı zulüm: Anadil yasak. Kimlik yasak. Kürt olmak yasak. Diline, kimliğine sahip çıkan Kürt çocuğu olmak yasak...Burada herşey yasak. Burada herşey işgal altındadır. Burada çocuklar, hem fiziki, hem de psikolojik olarak işgal altındadır.

Burada çocukluk, işgal altındadır.

Burada duygular, işgal altındadır.

Burada kimlik, işgal altındadır.

İşte böylesi bir sistem ve ortamda, daha 7 – 10 yaşlarındaki “işgalin çocukları”, polis panzerleri altında eziliyor. Diline, kimliğine, duygu ve öz-değerlerine sahip çıkmaya çalışan “işgalinin çocuklarına” gaz bombaları atılıyor, kafalarına, öldürülesiye, dipçiklerle vuruluyor.

Bu zulümdür. Türkiye’de çocuk olmak, hele hele Kürt çocuğu olmak, büyük bir zulümdür.

Türkiye’de çocuklara yapılan budur. Türkiye’deki “tek resmi dil, tek resmi ideolojinin” eğitimi ve bu eğitimin yarattığı ”terbiye”, budur. Zulümdür.

Zira burada, otoriter eğitim altında, çocuk sevgisi olmaz. Yoktur.

Burada hem otoriter eğitimden, hem de varlığı inkâr edilen bir halkın, Kürt halkının çocuğu olmak, zordur. Zulümdür.

Zaten genelde otoriter eğitim ve bunun yarattığı “terbiye", çocuğu daha baştan ”sosyal olmayan” bir varlık olarak kabûl eder. Bu şu demek oluyor: ”Sosyal” olmayan çocuk, sosyal olması için, ”otorite” sahibi olan kişilerin sözlerini dinlemesi gerekiyor. Bu norma karşı çıkmak, zulüm demektir: Ailede anne - baba dayağı, ilkokullarda başlayan öğretmen dayağı, karakollarda polis dayağı, jandarma dayağı, evde, sokakta, tarlada açık infaz, linç demektir.

Otoriter eğitimde çocuk olmak, hele hele Kürt çocuğu olmak, zordur. Zulümdür.

İşte böylesi bir sistemde Kürt, Türk, Arap, Laz, Ermeni ve diğer Anadolulu çocuklar, işkence görüyor. Böylesi bir eğitim sisteminde onlara hapis cezaları veriliyor. Böylesi bir sistemde çocuklar ölüyor / öldürülüyor.

Bu hem otoriter eğitimin, hem de başka halkarı inkâr etmenin yarattığı bakış açısıdır. Yıllardır, “tek dil” ve “tek resmi ideoloji” ile beslenen bu yanlış bakış açısı, çocuklar için zulüm oluyor. Bu bakış açısıyla, çocuklarımız dövülüyor, işkence görüyor, öldürülüyor; onlara onlarca yıl hapis cezaları veriliyor... Bir düşünün, böylesi bir bakış açısını desteklemek için Türkiye’de, atasözleri dahi icat edildi, ediliyor: “Ağaç yaşken eğilir.”, ”Çocuğunu dövmeğen, dizini döver” gibi.

Açıktır; böylesi otoriter eğitim sisteminden, Türkiye’de, çoğu zaman, "işkenceciler" yetişiyor. Bu çocuk bakış açısından, zulüm ve acımasız ”insanlar” çıkıyor.

Böylesi bir eğitim sisteminden, Kenan Evren gibi faşistler çıkıyor: ”Bu çocukları asmayıp, besleyecek miyiz?” deyip, 17 yaşında çocuk Erdal Eren’i idam eden, Kenan Evren tipi faşist ve çocuk katilleri çıkıyor.

Böylesi eğitim sisteminden, “çocukta olsa, icabına bakarız” diyen ve şu an Başbakan olan Receb Tayyip gibi insanlar çıkıyor. Böylesi eğitim sisteminden, Cizre’de 10 yaşındaki Şükrü Bağan’ın kafasına gaz bombası atan; 16 yaşındaki Yahya Menekşe’yi panzerle ezen; 14 yaşındaki Seyfi Turan’ı acımasızca dibçikle vuracak kadar “vahşileşen insan” tipleri çıkıyor...

Bu tesadüfi değildir. Bu, ne yazık ki, “tek resmi dil, tek ideolojiyle” beslenen Türk otoriter eğitim sisteminin bir sonucudur. Ve ne yazık ki, bu sistem ve gelenek devam ediyor. İşte, dünden bugünlere uzanan bu gelenekle, çocukluk devresi işgal altında tutuluyor. Bu gelenekle, duygular ve insan kimliği işgal altında tutuluyor. Buradan hareketle çocuklara fiziki ve psikolojik cezalar veriliyor.

Peki böylesi bir otoriter eğitimle yetişenlerin, insanlara - hele hele çocuklara - ”hoşgörü” ile bakmaları beklenir mi?

Böylesi bir otoriter eğitimle yetişenlerin, Kürt çocuklarına sevgiyle yaklaşmaları beklenir mi?

Elbette hayır!

Açıktır, Türkiye’de çocuklara uygulanan zulüm, buradan kaynaklanmaktadır.

Türkiye’de, Kürt çocuklarına uygulanan bu çifte zulüm, buradan kaynaklanmaktadır.

Tüm bunlar Türkiye’de var olan yanlış eğitimin ve sistemin sonucudur…

Artık, yaşadığımız bu çağda, çocukluk için, insanlık için son derece utanc verici olan bu işgalci eğitime son verilmelidir.

Zamanı gelmiştir; artık, Kürt, Arap, Ermeni, Laz ve tüm Anadolu halkları, anadillerinde duygularını ifade etmeli; eğitim / öğretimini yapabilmeli ve özgürce kimliğini yükseltmelidir, diyoruz.

Bu yazının “ilk sonuçları” oluyor. İlk sonuç, gelecek için ilk adım demektir.

Artık, gecikmeden ve korkmadan böylesi ilk adımları atmak, hem insana saygı duymanın, hem de insan olamanın ilk tanımı oluyor…

Yetti artık! Türkiye’de çocuk olmak, zor olmamalıdır.

Yetti artık! Türkiye’de, Kürdistan’da Kürt çocuğu olmak, zulüm ve ölüm olmamalıdır.

8 Mayıs 2009 Cuma

TÖRE BAHANE, KOKUŞAN SİSTEME BAK


Hüseyin Habip Taşkın
habibtaskin@gmail.com

Ülkemizde sorunlar karmakarışık haliyle katlanarak geleceğimizi etkilemeye devam etmektedir. Geçim derdi bir yandan, işsizlik, yoksulluk, kültürsüzlük, sağlıksızlık, eğitimsizlik ve sayamadığımız diğer önemli konu başlıkları diğer yandan, her yanımızı bir ahtobotun kolları gibi sarmış ve inat edercesine bizleri karanlıklar içinde diri diri gömmeye çalışmaktadır.

Bu bir oyunun parçalarıdır. Parçalar dağıtılmış, fügranlar oyunlarını oynamaktadır. Ülkemizde geri kalmışlık, bıraktırılmışlık, emperyalizme bağımlılık ve yılların birikimi, serseri mayın gibi aramızda ne zaman nasıl davranacağı belli olmayan eylemle karşımıza çıkmaktadır.

İnsanlardan söz ediyorum. Bizim insanlardan farklı düşünen, yorumlayan pratikte ise kendilerini derebeyleri gibi görenlerden bahsediyorum.

Ülkemizde her nedense güneşin doğmasını istemeyenler var. Ellerinden gelen her türlü yoz düşüncelerini pratiğe dökenler var. Sonuç olarak gözyaşı ve kan var. Arada kalan yine insanlar var. Bilinçsizce kukla gibi kullanılanlar var.

Ülkemizin Mardin Mazıdağı’na bağlı Bilge köyünde yapılan katliamın adını Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Başbakan Tayip Erdoğan tarafından “töre cinayeti” olarak açıklandı. Baktığımızda töre değil, koruculuk sisteminin vermiş olduğu güç bende mantığıyla devletin kendi silahıyla korucular katliam yaptı. Hem de yakın akrabalar birbirlerinin canına kıydı. Ülkemizin ve dünya ülkelerinin gündemine 6’sı çocuk, 44 kişinin öldürülmesiyle bomba gibi düştü.

Söylenenlere göre iki aile arasında geçmişte yaşanmış olan olaylar zincirinin patlama halkası olarak; kız ve rant meselesi olarak yansıtıldı. Bu kız meselesi denilen olayda bölge farklılığı olsa bile kızların evlenmelerinde ağırlıklı erkeklerin sözü geçmektedir. Ben bu olayın gelişmesini değil koruculuk sistemi “suç örgütünün” hakkında bazı konulara değineceğim!

Geçmiş yıllara baktığımızda PKK ‘nin Kürt yerleşim birimlerinde bir etkinliği görülmekteydi. Devletin uzanamadığı bölgelere ve bu etkinliği kırmak için Turgut Özal iktidarında İçişleri Bakanlığı tarafından Koruculuk sistemi 27 Eylül 1986 yılında resmileşti. Kürt aşiretlerinden bazıları Koruculuk sisteminde yer aldı.

Devletin umut bağladığı Korucular1985 yılında 22 ilde uygulamaya koyuldu. 1993 yılında 13 ilde uygulama başlatılarak toplam sayı 35’ e çıktı.

Umut bağlanan Koruculuk sisteminin baş aktörleri 1985–2009 yılları arasında çarpık olaylarıyla gündemimizde yerini aldı. Bu gündemdeki yaptıkları olaylara başlık altında bir göz atalım; İnsan öldürmeden işkenceye, insanları kaçırmadan gasp’a, silah kaçakçılığından dolandırıcılığa, ırza geçmeden köy yakmaya, köy boşaltmadan uyuşturucu trafiğine ve 2009’un manşetlerinde Mardin’in Mazıdağı ilçesine bağlı Bilge köyünde bu köy korucu köyü olarak basında yer aldı ve devletin silahlarıyla akrabalar akrabalara katliam yapması ile koruculuk sisteminin doğru bir uygulama olmadığını hep birlikte görmekteyiz.

İnsanları birbirine kırdırma politikası değil sorunları çözücü politikaları üretmek zorundayız. Bu yaşanılanlar da ülkeyi yönetenlerin dünden bugüne gelen politikacıların bilinçlice yapmış oldukları yanlış kararların uygulamalarının sonuçları ortalığa kara bir leke olarak sıçradığını, yayıldığını görmekteyiz.

İçişleri Bakanlığı’nın “Hizmet Özel” diye hazırladığı raporda, her üç köy korucusundan birinin suç işlediği ortaya çıktığına işaret ediyordu. 1886- 1996 arasında ki 10 yıllık bir süreçte 23 bin 222 geçici köy korucusu görevine işledikleri çeşitli suçlar nedeniyle son verildi. 1996 yılında Başbakanlık döneminde Necmettin Erbakan Mit raporuna dayanarak şunları söylemişti: ”Güneydoğu’da koruculuk sistemi adeta eroin şebekeleri gibi çalışıyor.”

2000 yılında ise devlet, 92 bini bulan korucu sayısını azaltmak için yaşı 45’i aşanları emekli etti.

Köy korucuları bulundukları yerlerde İçişleri Bakanlığı’nın, 2006 yılıyla ilgili hazırlamış olduğu raporda 5000’nin suç işlediğini ortaya koyarken, suç dökümü ise şöyledir; “Terör suçlarıyla ilgili 2384, mala karşı işlenen suçlarda 934, şahsa karşı suçlarda 1234, kaçakçılık suçlarında 420dir. 5000 kişi arasında 853 köy korucusu tutuklandı.”

Sorunlar karşısında çözüm üretmeyen iktidar partileri denize düşen yılana sarılır gibi köy korucularından umut bekleyenler onlara sarılmaktadır. 2008 yılında İçişleri Bakanlığı 10bin kişilik bir korucu kadrosu açtı. Tunceli’yi de iller arasına kattı. İçişleri bakanlığı’nın oluru ile 15 Eylül 2008 yılında 758 köy korucusunun alımı ile Hakkari’de bu sayı 6849’a ulaştı. AB verilerine göre Türkiye’de 57 bin korucu var. Diğer kaynakların verilerinde ise 70-85bin arasında olduğunun altı çizilirken korucuların yıllık maliyeti 227 milyon YTL.

Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ 14 Nisan 2009’da yaptığı basın toplantısında koruculuk sistemini başarılı bulmuştu.

Korucubaşı olan Kamil Atak’ın ismi Cizre’deki kazılarda yeniden gündeme geldi. Adı faili meçhul cinayetlerle anılırken şu anda tutuklu olarak cezaevinde bulunmaktadır.

18 Kasım 2008’de Midyat’ın Derinkaya köyünde Mehmet (9) ve İzzettin Ersoy (13) çocuklar korucular tarafından kaçırıldı ve cesetleri bir kuyuda bulundu.

28 / Kasım / 2008’ de Rahip Daniel Savcı kaçırıldı ve kaçıranların daha sonra korucu olduğu ortaya çıktı.

Köy korucu sistemiyle Kürt sorunu çözülemez. Yıllardır bizi yöneten politikacılarımızın yanlışları üst üste gelerek sorunlar çıkmaz sokaklar gibi tıkandı. Girdaplar içinde bireyler sağa sola çarparken ülkemizin acı tablosunu görmemezlikten, duymamazlıktan gelenler var. Ekonomik, kültürel ve sosyal alanlarda çöküntüler var. AB’nin ve ABD’nin önermeleriyle de Kürt sorunu çözülemez. Sorunu çözecek olanlar bizleriz. Çözüm Sosyalizm’dedir.

9 MAYIS 1978 YILDIZ KATLİAMI

Arif Okay

Aşağıda anımsatmaya çalıştığım olayın geçtiği süreçte arka arkaya faşist pusular kuruluyordu. Öğrencisi olduğum İstanbul Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisinde gece bölümünde işgal kırılmıştı. Gündüz bölümünde de dengeler değişmek üzereydi. İstanbul Üniversitesindeki katliamdan sonra okulumuzda da hain bir plan uygulandı.
9 Mayıs 1978 gecesi üç arabadan faşist militanlar tarafından İstanbul Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi (YILDIZ) öğrencilerine dağılma saatinde yaylım ateşi açıldı. Makine Fakültesi ikinci sınıfında olduğum sırada gerçekleşen bu saldırıda sınıf arkadaşlarım Müjdat Çelikyay ve Hasan Okut ile inşaat bölümü son sınıf öğrencisi Renan Eriş katledildiler. 30 yıl geçti. Onları bir kez daha saygıyla anıyorum.


Anfi biçimindeki sınıfta 100 kadar öğrenci vardı. Tüm gözlerde heyecan, gerilim ve hınç okunuyordu. Saat 23.00 idi. Öğretici masasının çevresinde toplanan 20-30 kişi arasında ben de vardım. Amacım masada oturan kişinin elindeki radyoyu yakından dinleyebilmekti. Saat başı sinyali verildiğinde yanımda duran uzun yüzlü, zayıf kumral biri elini kaldırarak bağırdı:

-Arkadaşlar susalım, haberler verilecek!

Bir uğultu oldu, sonra sesler çabucak kesiliverdi. Herkes soluğunu bile tutmaya çalışıyordu. Radyonun sahibi radyoyu neredeyse kulağına dayamıştı. İlk olarak beklediğimiz haber sunucunun dudaklarından döküldü:

“İSTANBUL DEVLET MÜHENDİSLİK VE MİMARLIK AKADEMİSİ GECE BÖLÜMÜ ÖĞRENCİLERİNİN OKUL ÇIKIŞI SIRASINDA AÇILAN ATEŞ SONUCU BİR ÖĞRENCİ ÖLDÜ, ÜÇÜ AĞIR OLMAK ÜZERE 22 ÖĞRENCİ YARALANDI.”

(O gece son dersimiz 4-5 dakika erken bitti ve okuldan çıktık. Bizim sınıfımız gibi erken çıkan birkaç sınıf daha vardı. Hemen hemen 200 öğrenciydik. Bunların hemen hepsi sarmaşıklı ön binanın öğrencileriydi. Arka binadaki mimarlık ve inşaat bölümü öğrencileri henüz derste idiler.

Ağır ağır okulun kapısından çıktım. Dış bahçeyi geçip caddeye doğru yürüyordum. Yanımda Müjdat vardı. Hava iyice kararmıştı. Okulun önündeki cadde üzerinde bir otobüs durağı vardı. Bu durakta hem Boğaz Köprüsü yönüne hem de Mecidiyeköy, Levent yönüne otobüsler dururdu. O zamanlar tek köprü olduğundan binlerce araç bu saatte arka arkaya dizili olarak nerdeyse kaplumbağa hızıyla ilerlerdi. Ben caddenin karşısındaki duraktan otobüse binerek Aksaray’a giderdim. Karşıya geçmek için bir yaya geçidi yoktu. Araçların arasından beceriyle karşıya geçmek mümkündü. Bu arada Kadıköy yakasında oturan Müjdat “Arif ben koşuyorum, bu durağa yanaşan Kadıköy otobüsü olabilir, hadi eyvallah!” diyerek neredeyse koşar adımlarla uzaklaştı.

Birkaç saniye geçmişti ki hemen postanenin yakınlarından, faşistlerin toplandığı yerden iki el silah sesi geldi. Işıklar o denli az ki postanenin önündekiler siluet halinde. Hatta yolu karşısındaki Sait Çiftçi Dispanseri, çevredeki ağaçlar zor seçiliyordu. Okulun otoparkının ışıkları çevreyi çok az aydınlatabiliyordu. Silah sesinin geldiği yöne bakındım orada iki kişi vardı. Ancak ateş eden kişi onlardan biri miydi anlaşılamıyordu. Her akşam çıkarken ünlü ve seçme Merasim Birliği polislerinden 30-40 kadar polis olmasına karşın bu akşam yalnızca okulun daimi görevlisi birkaç Polder’li polis vardı. Saniye bile geçmeden bir yaylım ateşi başladı. Ben yerimde çakılı gibi duruyorum. Panik... Çığlıklar, arabaların motor sesleri, silah seslerine karışarak bir yumak oluyor birden.

Herkes kendini hızla yere atıyor. Ben hala donmuş gibiyim. Mermiler ve panik yoğunlaşınca beyaz miğferli iki polisin kendilerini yere atması bana bir kopya oluyor. Ben de kendimi yere atıyorum. Sert bir biçimde göğsüm üzerine düşüyorum, ancak aldırmıyorum. Başımı kaldırmıyorum bir zaman. Mermiler taşlarda ayrı, yakınlarımdaki çimenler üzerinde ayrı bir ses çıkarıyor. Silah sesleri bittiğinde sağıma soluma bakınıyorum, çimenlerde sürünerek ilerleyenler var. Ben de onlar gibi yaparak sürüne sürüne okulun kapısına doğru ilerliyorum. Kapının ağzı da tam bir can pazarı. İçerden henüz çıkmayan öğrenciler “Arkadaşlar içeri doğru gelin” diyerek sesleniyorlar. Kapıya iyice yaklaştığım anda yerde yatan sırtından kanlar akan bir yaralıyı görüyorum. Önümdeki bir öğrenci onu yavaşça çeviriyor. Yaralı tek bir noktaya bakıyor, dirsekleri yerde elleri yukarıda duruyor. Ona “iyi misin” diye soruyoruz. Ağzından belli belirsiz bir hırıltı duyuluyor. İçeriden uyarılar artıyor ve hemen okulun içine giriyorum. Okulda kalanlar sınıflara doluşmuşlar. 10 dakika sürmeden polisler geldi. Oldukça sert bir tepkiyle karşılaşıyorlar ve okula giremiyorlar. Yüzlerce öğrenci hem slogan atıyor, hem de polise direniyorlardı. Bir anda ön binanın kapıları sıra ve sandalyelerle tıkandı. Barikat dağ gibi yükseldi ve polisler barikatın arkasında kaldılar.

Beş on dakika sonra koridorda dolaşıp dururken bizim “ufaklık” dediğimiz sarışın, kel, fırça bıyıklı Orhan’a rastlıyorum. Ona sorup duruyorum:

-Müjdat’ı dördün mü?
-Hayır görmedim.
-Sen olay sırasında ön taraflarda mıydın?
-Önlerdeydim. Kaldırım çıkıntısını siper olacak biçimde yere yattım. Parke taşlardan seken mermilerin çıkardığı sesleri duydum. Ufak parçalar kopup sıçrıyordu. İyi yırtmışım.
Ona bir süre baktım. Yine palavra mı atıyordu, belki de bu kez doğruydu.
-Peki Müjdat oralarda değil miydi?
-Hayır. Ben daha sonra yukarı doğru emekledim ve okula girdim. Sen sınıfların hepsine baktın mı?
-Evet.
-Gel bizim sınıfa gidelim.
Üçüncü kata çıktık. Arkadaşlarım sınıftaydı. Müjdat ile ilgili sorularıma çok karışık yanıtlar veriliyordu.
-Sanırım o eve gitti.
-Ben onu Ortabahçe’de gördüm.

Sınıfımızın en irilerinden olan sarışın adını o sıralar bilmediğim bir arkadaş söze karıştı:
-Gri ceketli, siyah kadife pantolonlu, sarışın biri miydi?
-Kendisi sarışın ama üzerinde bej bir elbise vardı. Gözlüklü...
-Evet, gözlüklü, belki de odur.
-Siz onu nerede gördünüz?
-Ben ateş edilen arabalara çok yakındım. Mermilerden çok zor kurtuldum. Ama o çocuk boynundan vurulmuştu. Düştü bir daha kalkamadı. Şerefsizler rastgele ateş ediyorlardı!

Bu sözler bende tokat etkisi yaptı. Orhan halimi fark etmişti. Yüzüme bakıp duruyordu. “Ama onu gören var” dedi çevresine bakınarak. “Evet” dedi deminki esmer, şişman olan “Ben eminim Müjdat’ı gördüm.”

Sınıftan ayrıldık. Orhan beni yatıştırmaya çalışıyordu. Ama kafamda yanıtsız binbir soru dolaşıyordu.)

Radyo haberlerini dinleyenler arasında bir mırıldanma dalgası yayıldı. Bu mırıltılar da çarçabuk kesildi.

“... TRT MUHABİRİNİN VERDİĞİ HABERE GÖRE 20.30 SIRALARINDA OKULDAN ÇIKMAKTA OLAN ÖĞRENCİLERE KİMLİĞİ BELİRLENEMEYEN KİŞİLER TARAFINDAN OTOMOBİLLER İÇİNDEN ATEŞ AÇILDI. OLAYDA YARALANAN BİR ÖĞRENCİ HASTANEYE KALDIRILIRKEN YOLDA ÖLDÜ. ÜÇÜ AĞIR OLMAK ÜZERE 22 ÖĞRENCİ YARALANDI. YARALILAR ÇEŞİTLİ HASTANEYE KALDIRILDI. ÖLEN ÖĞRENCİNİN MAKİNA BÖLÜMÜ İKİNCİ SINIF ÖĞRENCİLERİNDEN HASAN OKUT OLDUĞU SAPTANDI. YARALI ÖĞRENCİLERİN ADLARI ŞUNLARDIR: ATAMAN ATAYİĞİT, GÜROL TARHAN, COŞKUN UZALDI, RENAN ERİŞ, LEVENT ŞENVER, CEM ERKANLI, MÜJDAT ÇELİKYAY, ....”

Radyo diğer isimleri saymayı sürdürürken ben dinlemeyi bıraktım. Sorumun yanıtını almıştım. Yeniden kendimi koridora attım. Demek Müjdat yaralıydı. Günboyu beraberdik. Sinemadan çıkıp okula beraber gelmiştik. Teneffüslerde koridorlarda kararlı adımlarla volta atmıştık.

Koridorda bir baştan bir başa yürümeye başladım. Yoruluncaya dek yürüdüm.

Yarım saat sonra kendimi toplamıştım. Boş sıralardan birine oturarak arkadaşlarımın olay karşısındaki tepkilerini izliyordum. Kimisi olayın boyutlarının bilincindeydi, oldukça soğukkanlıydılar. Yüzlerinden bir şey okumak olası değil. Bazıları nasılsa gülebiliyorlardı. Bazıları üzüntülü, durgun, bir köşeye çekilmiş düşünüyorlardı. Ben de bunlardan biriydim.

Gece 03.00 sıralarında göz kapaklarım ağırlaştı. Başımı sıraya kodum. Omuzlarımda bir ton yük vardı sanki. Pırıl pırıl cilalı tahta yüzey yanağıma ve elmacık kemiğime batar gibiydi. Çok sürmedi uyumuşum.

Sabaha karşı dışarıdan gelen korna sesleri, kapıların açılıp kapanmasından doğan gürültüler beni rahatsız ediyordu. Ancak uykudan koparmıyordu. Sesler düşüme karıştı. Biraz sonra güneşin ışıkları belirdi. Sabah güneşi öyle etkiliydi ki uykudan uyanıverdim. Çevreme uykulu gözlerle bakındım. Karatahtanın önünde konuşan birkaç kişi vardı sınıfta. Uyuyan yoktu. Sersem gibiydim. Bu rahatsız yatıştan dolayı boynum ağrıyordu.

Kendimi toparladıktan sonra koridora çıktım. Bahçeden ve caddeden sesler geliyordu. Dışarıya bakan pencereye yürüdüm. Dev bir bez afiş binanın üç katını kaplayacak biçimde asılı duruyordu. Yüzü Yıldız Yokuşuna dönük dev bir resimdi bu. Bu katta yalnız göz, kaş ve saçlar görünüyordu. Saçlarının kıvrımları birkaç fırça vuruşuyla biçimlenmişti. Pencerenin sağ yanında boş bir yer kalmıştı. Oradan yola baktım. Her yer asker ve polis. Karşıda Sait Çiftçi Dispanseri ve Yıldız İlkokulunun çevresinde birkaç panzer duruyordu. Genç insanlar akın akın okula geliyordu. Genç gırtlaklardan olaya duyulan öfke “Kahrolsun faşizm!” sloganları Yıldız Yokuşunda çınlıyordu. Sayıları biraz daha az olmakla birlikte kortejlerin içinde orta yaşlı ve daha yaşlı insanlar da göze çarpıyordu. Polis ve asker kordonunun arkasında sayıları birkaç bini bulan bir halk kitlesi izliyordu. Trafik tamamen kesilmiş, Yıldız Yokuşu bomboştu. Bahçeden de sesler geliyordu. Bahçeye bakmak için karşı pencereye gittim. Gözümle görebildiğim her yer insan doluydu. Bahçede adım atacak yer kalmamıştı. “Ne zaman geldi bunca insan” diye kendi kendime sordum. Ben uyurken olmalıydı. Yüzümü yıkamak amacıyla tuvalete girdim ancak sular akmıyordu. Yine dışarıya bakmak için cadde tarafındaki pencereye döndüm. Sınıf arkadaşlarımdan Bülent merdivenlerden çıkıyordu. Yanıma geldi. “Alt katta sular akıyor mu?” diye sordum.
-Hayır, okul idaresi suları kesmiş. Ama bahçedeki çeşmeler akıyor.
-Gideyim bir yüzümü yıkayayım.
-Çok sıra beklersin haberin olsun...
-Bir deneyeyim bakayım. Ha... sormayı unuttum. Sabah haberlerini dinleyebildin mi?
-Yo, nerden dinleyebileceğim...
-Müjdat’ın durumu ne olmuş, yarası ağır mıymış, bir yerden bir bilgi alabildin mi?
Bülent’in elmacık kemikleri çıkık, yayvan ağızlı suratına bir şaşkınlık ifadesi yayıldı.
-O öldü ya...
-Ne ölmesi, radyo yaralı demişti ya...
Bülent bana bir an baktı. Ben konuşmamı sürdürdüm.
-Sen nereden çıkardın öldüğünü? Radyo mu söyledi.
-Yook.
-O halde?
-Arkadaşların hepsi öldü diyorlar, haber almışlar.
-Yanlışları var. Radyo yaralı demişti!
-Evet, yaralıydı, ancak kurtaramamışlar. İnanmak istemiyorsun ama arkadaşların hepsi biliyor. Tüm sınıf duymuş.
-Belki adını karıştırmışlardır.
-Yahu, bak eminim! Demin arka bahçeye gittim, orada büyük bir bez üzerine resmini yapıyorlar. Ellerinde Müjdat’ın vesikalık resmi var.
Donmuş kalmıştım. Birden merdivenlere doğru koşmaya başladım. Kendim görmeliydim. Bülent arkamdan bağırıyordu:
-Hey! Nereye gidiyorsun, bana baksana! Dur! Aptallaşma nereye koşuyorsun...

Okulun eğitim binaları arasındaki Ortabahçe’ ye doğru itiş kakışlarla ulaştım. Bahçenin bir bölümünde bir çalışma vardı. Oraya yaklaştım. İki kişi ellerinde fırçalar, kenarları dört metrelik büyük bir bez üzerinde bir resmi tamamlamak üzereydiler. İyice yaklaşarak resme yoğunlaştım. Evet, oydu. Sarı saçları, sarı bıyıkları, gözlüğü... Müjdat yeşil gözleriyle bana bakıyordu.

9 Mayıs 1988 - Antakya

7 Mayıs 2009 Perşembe

KADIN MÜCADELESİNE DELİKANLICA BİR KATKI


Süreyya KÖLE

“Valizini karısına hazırlatan ‘faşist’ sayılır mı?”

Bu başlığı herhangi bir yerde okusam, o dakikada yazılanın bir erkeğin kaleminden döküldüğünü anlasam ve o kişiyi tanımıyor olsam, “Hadi canım sen de” deyip elimin tersiyle itiveririm bu başlığın verildiği bir yazıyı.

“Yine,” derim, elimde olmadan. “bir erkek kafa bulacak biz kadınlarla herhalde. Kendi kendine hangi tatminin peşindeyse artık, saçmalamak yoluyla rahatlayacak.”

Çünkü örnekleri var. Gözümün önüne gelip dikilen, pis sırıtışlı erkek görüntüleri.

Kimi zaman gırtlağına yüklenerek, kimi zamansa bedeninin neresinden çıkardığı çok da ayırt edilemeyen bir sesle, “Kadınlar çiçektir, dövülür mü kadın hiç. Kadın sevilir sevilir.” diyen eciş bücüş tipler.

-Aslında basın kanalıyla, çok iyi biliriz ki- kadınları çiçek kabul ettiği anda işin bahçıvanlık kısmına gönüllü talip olan ve bahçıvanların yüz karası olacağı açık, bu kişinin -metresi durumundaki- sayısız kadını dövmüşlüğü, onları hastanelik etmişliği vardır.

Neyin nesidir öyleyse, kadınları insan yerine koymak varken, sevilesi bir çiçek, ot, börtü böcek yerine koymak? Yapılan, dayak atma eylemlerinin bir inkârı mı? Bir vicdan rahatlatma biçimi mi? Sözüm ona iki tatlı lafla var olan durumun önüne perde çekme isteği mi?

Elbette hayır.

Doğa dostu, çiçek aşığı bu tipin, sergilediği tavır ve sarf ettiği sözler, kaba gücüyle yarattığı durumun keyfini sonuna kadar ve tekrar tekrar çıkarmaktan başka bir şey değildir aslında…

Bu kişinin, güzel ve doğru bir şey söylüyormuş havası takınıp gizliden gizliye vermeye çalıştığı mesaj mı?

“Ne yani dövdüğümü size söyleyecek kadar enayi miyim?”

“Hem size ne be. Karı(lar) benim değil mi, ister döverim ister severim…”

“Hey erkekler, görün ve gurur duyun benimle; heykelimi dikin hatta.”

Ve belki de çok ama çok daha fazlası.

Şimdi, erkeğin kadına dönük şiddet uygulamaları, erkek faşizmi deyince daha işin dayak kısmını aşamamış biz kadınlar için yazarın açtığı başlığa, yarattığı tartışma alanına bakar mısınız: “Valizini karısına hazırlatan ‘faşist’ sayılır mı?”ymış…

“Ohooo, valize gelene kadar sırada neler var” mı dediniz?

Adil Okay da aksini iddia etmiyor ki; açtığı bu –anlayana- sarsıcı başlıkla biz kadınlara “Hatta bu bile” demeye çalışıyor.

Sevgili Adil Okay’ın, bir kitabın ortaya çıkmasına temel oluşturan “Valizini karısına hazırlatan erkek ‘faşist’ sayılır mı?” yazını bir süre önce okumuştum. Ardından, bu yazı için kaleme alınan tepki yazılarını da.

Kadın arkadaşları teşvik etmişler Adil Okay’ı; kadın sorununa karşı duyarlı olduğunu söyleyip ondan bu konuda bir kitap hazırlığına girişmesini istemişler. (Kitabı okuyup, ortaya çıkan işi görünce; iyi ki teşvik etmişler hani.)

Tevazu gösteriyor Adil Okay; kitabının önsözünde, “Aslında kadın sorununu en iyi kadınların yazacağını (ve yazdığını) biliyorum…” diyor. “Kadın arkadaşlarımdan aldığım cesaret üzerine bu kitabı hazırlamaya karar verdim.”

Ve önsözünü şu paragrafla tamamlıyor Adil Okay: “Belki erkek okuyucular, bir erkeğin yazdığı bu kitabı okuduklarında empati yaparlar ve doğal saydıkları davranışlarının kadınlar üzerinde dolaylı-dolaysız bir şiddet olduğunun ayrımına varırlar. Ya da bugüne kadar suskun kalıp, ataerkin nimetlerinden yararlanmaya devam edenler, dolaylı suç ortaklığının utancını yaşarlar… Hatta yaşamaları dileği ile…”
Ne denir; kalemin bala bulansın Sevgili Okay.

Adil Okay’ın, Yoğunluk Yayınları’ndan çıkan kitabını dikkatle incelediğinizde, kitabın bir ırmağın kolları gibi üç ana koldan yol aldığını ve sonunda aynı denize döküldüğünü görüyorsunuz. Kadın denilen o büyük denize.

Nedir o üç kol? Birincisi, konu üzerine yeni tartışma alanları yaratacak analiz yazıları; ikincisi, kadına yönelik (rahatlıkla, sistematik diyebileceğiniz) şiddet uygulamalarının neredeyse istatistiksel dökümü ve Adil Okay’ın -bir şair duyarlılığı ile- kadınların yarasını sarıp sarmalamak istercesine yazı aralarına serpiştirdiği şiirleri.

Ve o şiirlerden biri işte:

UFAK TEFEK KADIN

ufak tefek bir kadındım
korkardım güneşle büyüyen
kendi gölgemden
ben kaçardım o gelirdi peşimden

karanlık köşe başlarında eller yukarı
coplarla ittifak töreler
kafa kağıdı yerine
kanlı gerdek çarşafı sorar
yüreğime geceler konar
gündüzleri sürgün


II
ufak tefek bir kadınım
sevildikçe büyürüm büyüdükçe severim
yüreğim gündüz olur
filiz verir yasak gecelerim
ne gölgemden korkarım
ne aysız gecelerde
siren sesine karışan kurt ulumalarından
düştüğüm zaman
boyumdan büyük yer yakarım

ufak tefek bir kadınım
upuzun izler bırakıyorum
ellerine kısacık hayatın


Ellerine sağlık Sevgili Adil Okay, emeğine… Kadın mücadelesine delikanlıca katkı sunan o güzel yüreğine…
-----------
Anafilya


6 Mayıs 2009 Çarşamba

Makul ve Makbul!




Gün Zileli / zileligun@hotmail.com


Önce, 1 Mayıs 2009’un görgü tanıklarından genç bir arkadaşın gözlemlerini okuyalım:

“1 Mayıs sabahı, Disk'in çağrısına kulak verip, Pangaltı'ya gitmek isteyenler için tek alternatif, Mecidiyeköy tarafından Halaskargazi caddesine (kapanına) girmekti. ”Çünkü, Taksim'i Mecidiyeköy'e bağlayan oldukça geniş (çift yönlü ve iki-üç şeritli) bir ana cadde olan Halaskargazi'yi kesen tüm sokak başları... sistematik biçimde polis tarafından tutulmuştu. Oluşan bu 3-4 kilometrelik, çok uzun ve geniş koridorun tek 'açık' noktası, diğer uçtaki Mecidiyeköy'dü.“Sabahın ilk saatlerinde, herkes, "bir yerinden bir giriş vardır mıdır, yok mudur" diye düşünerek dolaşıyor, ancak ana caddeye çıkış hiçbir şekilde mümkün olamıyordu. “Zaman ilerledikçe, dolaşmalar kalabalıklaştıkça ve yoğunlaştıkça, örneğin gitmiş ama sokağın başının yine polis tarafından tutulmuş olduğunu görmüş, geri dönen bir grup, bu 'denenmiş' yola henüz girmekte olan karşıdan gelen diğer gruba, ‚gitmeyin, orası da tutulmuş’ diyordu...“Bu anlık bilgi alışverişi, birazdan anlatıyor olacağım ilk ve son genel toplanma sonrasında da işledi. Ama bu kez, çatışmalarla...“Pangaltı'ya gitmek isteyenler, yan sokaklardan ana caddeye çıkamayıp, Mecidiyeköy'e yönelmiş, ana caddeye buradan girebilmiş ve Şişli'ye kadar ilerlemişti (aslında bir kapana girmişlerdi ) ve 300-400 metre ilerideki Disklilerin attıkları sloganlar duyuluyordu, ancak bu nokta ile 'Disk' arasında aşılması neredeyse olanaksız bir polis barikatı (sıra-sıra panzerler, sıra-sıra polisler, tekrar sıra-sıra panzerler) vardı. 'Disk' duyuluyor, ama görülemiyordu.
“Disk'in, 10:15'de yürüyüşe geçeceğinin anons edilmesi ile kalabalığın "yaşasın 1 Mayıs" sloganını atması bir oldu. Ancak, saat daha 10:15 olmamıştı ki, Polis'in müdahalesi başladı (10:14). “Disk, zaten polisten oluşmuş dev bir şeridi andıran ana caddenin içinde, yine güçlendirilmiş bir polis kalkanı ile birlikte Taksim'e doğru yürüyüşe geçerken, 'şerit' ortasındaki panzerler ve polisler, panzerlerin diğer tarafında kalmış, Pangaltı'ya ulaşmaları zaten olanaksızlaştırılmış kalabalıkları ters yöne, 'kapan'ın diğer ucuna (Mecidiyeköy tarafına) sürüyordu (1 kilometre boyunca).

„Direkt dağıttılar zaten. Ama yan sokaklar kapalı olduğu için.. belki 1 kilometre koşarak kaçmak zorunda kalındı ve çok güçlü gazbombası kullandılar... Ben Cevahir’in merdivenlerinden bir şekilde sağa doğru bir çıkış buldum, 2-3 metrelik bir yerden atlayarak.. Kalabalık, Mecidiyeköy'e ulaştığında bu kez o taraftan polis saldırdı... “Medyaya yansıyan çatışma görüntülerinin -Cihangir tarafı dışında- çok büyük bölümü, sabahın erken saatlerinde, Mecidiyeköy - Şişli arasında yaşandı. İlk ve son genel toplanma (aslında, kapana sıkışma) sonrası, -Panzer + Basınçlı-Su + Çok Sayıda ve Etkisi Çok Yoğun Gaz-bombaları ile Mecidiyeköy'e sürüklenen kitle, 'kendine geldikten' sonra, (ister-istemez ve kendiliğinden) gruplar halinde, Halasgargazi'yi kesen tüm sokaklarda (onlarca), polisle çatışmaya girdi...

“Sonrası ufak-ufak, öncelikle kenar sokaklardan AKM'nin arka tarafından, İnonü stadyumunun oradan, Kabataş’tan ve arkalardan İstiklal'e çıkmaya çalışma şeklinde geçti...“Makul sayı falan filan, önceden anlaşma yapılmış sanırım. DİSK’te 3 bin kişi oradaymış zaten.. 3 bin DİSKli dışında da DİSKli filan yoktu... Olanlar da başından beri izole edilmis durumdaydı. DİSKliler de sabah, dışarıdan DİSK binasına gelmiş olamazlar... Çok tuhaf değil mi..
“İzole edilmiş DİSKli 3000 kişilik (makûl kalabalık), nasıl olup da eylemcilerden ayrıştırılarak Taksim Meydanı'na çıkacak 'parkurdan' ‘içeri' alınmıştı? “Süleyman Çelebi'nin, Pangaltı'da "buluşuyoruz çağrısı"nı sadece 3000 (makûl) Diskli mi duymuş ve gelmişti? Geldiyse, nasıl polisi aşmıştı? “3000 kişi dışındaki DİSKli İşçiler neredeydi? “Bu 3000 kişi önceden belirlenmiş ise Süleyman Çelebi çağrıyı kime yaptı?“

Genç arkadaşın canlı tanıklığı olayı çok açık seçik ortaya koyuyor. DİSK yönetimi, hükümetle ve emniyet güçleriyle „makul“ ve „makbul“ bir sayıda anlaşmış ve polisin karanfilleriyle taltif edilmiştir. „Makbul olmayan“ kalabalığın, işçilerin, gençlerin payına da, karanfil yerine, gaz, tazyikli ve boyalı su ve cop düşmüştür.

AKP marka „1 Mayıs“, gerçekten çok „akıllı“ca. Hem görüntüyü kurtaracaksınız (ya da öyle sanacaksınız), hem de 1 Mayıs’ın gerçek sahiplerine her yılki „ödül“lerini vermekten geri durmayacaksınız. AKP „akıllı“ da, basiret ve vicdandan yoksun DİSK yöneticileri ve onların kuyruğuna takılan bedava kahramanlar ne kadar akıllı, epeyce tartışma götürür.

Bu arada basının tutumu da pek „hoş“tu. Birgün, bu „pirüs zaferi“ni göklere çıkartarak yapacağını yaptı yine. Sol basında, „makul sayı“ rezaletinin içyüzünü açıklayarak ve şaibeli Taksim kalabalığına yüz vermeyerek doğruyu söyleyen bir tek Evrensel gazetesi oldu. İdeolojik planda ne kadar uzak olursam olayım, kutlarım Evrensel’i.
Bu arada tüm medya, kendisine biçilen göreve uygun olarak, yanlış yönlendirme fonksiyonunu yerine getirmek için kolları sıvamış bulunuyor. Internettten izlediğim kadarıyla, Taraf ve Radikal de dahil tüm medya, olayın çapını küçük göstermek, sokak aralarında coplanan emekçileri, gençleri göstermemek için elinden geleni yaptı. Gösterenler de polisin terörünü gizlemek ve göstericilerin „vandalizmi“ni kanıtlamak için en iç gıcıklayıcı, en aşırı davranışları ön plana çıkarttı. Cihangir’de bazı kendini bilmezler, polisle çatışmak yerine, zavallı sokak kedilerine sapanla taş atmayı tercih etmiş. Olabilir tabii. Her toplulukta, hele böyle sosyal çatışmalarda, ruhsal sıkıntılarını ortaya dökme fırsatını bulduğunu sanan birkaç münasebetsizin çıkması da kaçınılmaz. Yoksa kedilerle polisleri mi karıştırdılar! Ben bu güne kadar insanlara gaz bombası atan, miğfer takmış hiçbir kediyle karşılaşmadım!

Bir arkadaşım da, yeşil-kara, kızıl-kara bayraklı, bankaları kırıp döken anarşist gençlerle, kedilere sapanla taş atanları karıştırmış sanırım. Ona izah ettim durumu, bu gençler, bırak kediye taş atmayı, kedilerin üzerinde deney yapılmasına karşı mücadelede canlarını verecek ölçüde hayvanlara karşı duyarlıdır, dedim. Sanırım ikna oldu. Kırıp dökmeye gelince. Orada olsaydım, ben de o gençlerle birlikte bankalara saldırırdım. Tam hedeften vurmak buna denirdi işte.
Şimdi de medya bu gençlerin giyimlerine fiyat biçmeye girişmiş. Böyle „pahalı“ eldivenler, spor ayakkabılar giyen, çantalar taşıyan gençlerin ne ilgisi varmış işçilerle! Sanki parası ceplerinden çıkıyor! Bakın, ben söyleyeyim ne ilgisi olduğunu size. Diyelim ki, bu gençlerden bazılarının anası babası zengin olmuş olsun, diyelim ki çocuklarına böyle pahalı şeyler satın almış olsunlar. Buna rağmen bu gençler o bankalara saldırmışsa, hiç değilse bu tür giyim malzemeleriyle satın alınamayacak bir ruha sahip olduklarını, zengin ebeveynleriyle değil, sömürülen işçi sınıfıyla omuz omuza olduklarını kanıtlamış olmuyorlar mı?

Bu haberi yapan muhabirler gibi bir maaşa satılıp, ruhsuzluk ve müptezellik örnekleri olarak ortalıkta dolaşsalardı daha mı iyiydi sanki?

-----------------

web: http://www.gunzileli.com/

SÖMÜRÜ DÜZENİNDE İŞÇİLER




Hüseyin Habip Taşkın

habibtaskin@gmail.com

İşten atılmalar her gün ülkemizin farklı yerleşim bölgelerinde yaşanıyor. Olayların gelişmesini ülkemizde insanların çoğunluğu bir seyirci olarak izlemeye devam ediyor. İşten atılmalar kriz bahanesiyle yapılsa da işin gerçeğini yansıtmıyor. Gerçek olan şudur sermaye paraya doymuyor. Az işçi ile çok iş ve birçok işyeri asgari ücret işçisine ödüyor. Sekiz saatlik çalışan işyeri kalmadı sayılır, çoğunlukla işyerleri on iki saate ya da ona yakın çalıştırıyor.

On iki eylül askeri faşist cuntasıyla işçi hakları da gasp edildi. İşçi örgütlenmesine darbe vurulurken sermaye cephesi cunta döneminde bile sömürü ağlarını emekçilerin, işçilerin ve yoksul halkların üzerinden hiç eksik etmedi. Yaşamın farklı yüzleri emekçilerin önüne engel olarak çıktı. Özelleştirme ANAP iktidarı döneminde Özal ile hız kazandı. O dönemde Özal’ın dediği gibi: “her evde bir milyoner olacak” sözleriyle paramız pul olurken, kazığı yiyende emekçi cephesiydi. Özelleştirme, günümüzde emekçi işçilerin, yoksul halkların üzerinde haksız olarak yük olmaktan öteye gitmedi.

Adapazarı’ndaki Sakarya Yenikent Hastanesi’nde son bir ayda 1500 emekçi işçinin işine son verildiğini öğrendiğimde hiç şaşırmadım. Çünkü bende İzmir 9 Eylül Üniversitesi Araştırma Hastanesi’nde mutfak bölümünde taşeron firmanın asgari ücretli bir elemanıydım. Kısacası kölesiydim. Neyse asıl konumuzu işlerken bende sizlerle anımı yazarken o günleri bir kez daha anmış olurum.

Adapazarı’ndaki işçi kıyımında işten çıkartmalar için bir kılıf icat edilmiş! Kim tarafından hastane yöneticileri tarafından ve bu insanlar okumuş, yeri geldi mi kendilerine “aydınız” diye bir etiket takarlar. İşten çıkartılacakları işçileri sınava tabii tutuyorlarmış ve sınavı başarıyla bitiremeyenleri işten atıveriyorlarmış. Böylelikle 26 kişinin işine son verilivermiş. İşten ayrılanların bazıları gözyaşlarını tutamamış. Önümüzdeki günler içinde bir sınav yapılacak 29 kişinin işine son vereceklermiş. İşsizler ordusuna yenileri katılacak ve işsizler durmadan çığ gibi çoğalıyorlar.

Üsteki yazı için bir hatırlatma yapayım; şimdilik torpilliler kalıyor. Gidecek olanlar önceden belirlenmiştir. Hiç kimseyi kandırmaya gerek yoktur. Kriz bahane olmakla birlikte rantlar sermaye için şahane…

İki yıl önce hastane işe 65 emekçi işçiyi sözleşmeli olarak alıyor. Bu yılda hastane yönetimi bu sayıyı 39 kişi olmasına karar veriyor.

Bir açıklama yaparak bu konuya aydınlık getireyim; 65 işçi işe girerken torpil aramıştır. Şeflerden, doktorlardan, belediye başkanından, encümen azalarından, muhtarlardan, partililerin ileri gelenlerinden saymakla bitmiyor. Türkiye’de işsizler ordusunu yaratanlar bu işi bilinçlice yapmıştır. Hastanenin taşeron firmasına müracaat edenlerin sayısı binleri geçmektedir. Cinsiyet fark etmiyor. Birileri gidiyor ve birileri de geliyor. Çark işverenden yana dönüyor.

Hastane yönetimi bir açıklama yaparak kafaları bulandırma yöntemine gitmiştir. “işe girişlerde torpili önlemek için”miş miş miş. Yalan söylüyorsunuz. Emekçilerin alın terlerini daha çok akıtarak rant nasıl elde edilirin hesabını yapıyorsunuz. Sizler sermaye cephesindesiniz. Bizde emekçilerin cephesindeyiz. Elbette bakış açılarımız farklı olacaktır.

Hastanelerin taşeronları o hastanedeki yönetimi oluşturan doktorların oluşturduğu ya da yakın olan şahısların oluşturmuş olduğu firmadır. İhaleler göstermeliktir.

Sizlere 1998’de İzmir 9 Eylül Üniversitesi Araştırma Hastanesi’nde işe başlayıp 09 / 07 / 2002 yılları arasında olan hastane içi olayları kısaca aktarmaya çalışacağım ve aradaki benzerlikleri birlikte göreceğiz; İlk işe başladığım zamanlar duraklara asılan el ilanlarıyla ya da yerel gazeteye verilen ilan ile işçi aranırdı. Biz temizlik işçileri hastanenin Vakfına bağlıydık. Sekiz saat işgünü ile asgari ücret aylığıyla çalışırken, haftada bir gün dinlenme hakkımız vardı. Bayram tatillerinin hepsini kullanamıyorduk. Çünkü memur ile işçi statüsüne bağlı değildik.

Eski mutfakta bana şef ustam aracılığıyla söylenen; “sen burayı boydan boya temiz tutacaksın. Tuvaletlerin temizliği sana ait olmakla birlikte soyunma odaların temizliğini de sen yapacaksın. Ocakların üst temizliğini de yapacaksın. Ustaların yemek hazırladıkları yerlerde oluşan çöplerin toplanmasını da yapacaksın.”

Birkaç ay eski mutfakta çalıştım. Sonra yeni binada yapılan mutfak bölümünde diyet bölümünde çalışmamı sürdürdüm. Benim bölümümde sözleşmeli işçi ben ve tencereleri yıkayan bir arkadaşım vardı. Haftanın bir gününde ve bayramlarda bulaşığa ben girerdim. Yeni bölümde sabah kahvaltısının hazırlanıp on çayında ustalarla birlikte yer içerdik. Sabah ilk işim genişçe olan ara koridor ile soyunma odalarının temizliği paspası bana aitti. Tuvaletlerin temizliğini de bana yıkmışlardı.

İlerleyen süreçlerde sözleşmeli aşçı aldıklarında onlarında asgari ücretli ve taşeron firmaya bağlı olduğunu öğrendiğimde burada sendikal mücadelenin başlamasının iyi olacağını düşündüm. Yemekhanede taşerona bağlı işçilerle sohbetler ederken, her ay on beş işçinin işten atıldığını duyduğumuzda ve bunu öğrenmek için taşeron firmanın şeflerine sorduğumuzda; “onlar işlerini iyi yapamıyorlar” diye yanıt alırdık.

İşten atılmalar her gün olmaya başlayınca ben işi sıkı tutmaya başladım ve benim dışımda dört kişinin de sendikal örgütlenme içinde olduklarını öğrendim. Zaman içinde birbirimizi tanıdık. Belirli zamanlarda nasıl neleri yapabilirizi tartıştık!

Yeni mutfak bittiğinde temizliğe kalıp paralarımızın ödeneceği söylendi. Aylar sonra tartışmalar sonucunda paralarımızı aldık. Yemek molası vermediğimiz için çalışma saatimiz dokuz saat olduğu için itiraz ederek saat üç de iş paydosu hakkımızı aldık. Bir itirazımızda mutfakta çalışıyorsak imzalarımızı işe giriş ve paydosları burada atacağız diye direttik ve hakkımızı aldık.

Müdür yardımcılarını ve sorumlumuz diyetseni, bir konuşma sırasında mutfak çalışanıysak maaşımızın iyeleşmesi için talepte bulunduk ve kabul edildi. İlerleyen günlerde pratiğe geçmedi. Bizler sorunca; “Böyle bir sözün verilmediği” bizlere söylendi. Mutfakta göze batanlar diğer bölümlere sürülmeye başlandı.

Bana sırasıyla büyük buzdolaplarının temizliği ve yiyeceklerin, yoğurtların dışarıya çıkartılması görevi verildi. Birkaç gün sonrada saat12.00 ile 13.00 arası yemek dağıtımında paletlere yemek arabalarının koyulması ve boşlarının asansörle aşağıya gönderilmesi görevi de yüklendi. İsyan etsen de açıktan denilmese de işine gelirse denilmekteydi.

İşten çıkarmaların sayısı her geçen gün kabardıkça kabarıyordu. Bir ay 45 iki ay sonra 50 kişinin işine son verildi. Bizler gazetelere bu olanları haber yaptık. Bir yerel televizyon kanalında atılan bir arkadaşın ailesiyle röportaj yapılması sağlandı. Yetersizliğimizden gerisini getiremedik.

Özelleştirmeler hızlandıkça işçi çıkarmalar hızlandı. Hastanenin taşeron firmasına müracaat eden sayının bine dayandığını emin ağızlardan duyunca ülkemizdeki gidişin biz işçiler için hiç iç açıcı olmadığını konuşmalarımızda dile getirdik.

Oysa üst kademedeki doktorların hastane içinde özel muayene yerleri vardı. Hasta başına döner sermayeden para alırlardı. Hastanenin söylemlerinde ve doğruluğunda ameliyata giren bir hastadan bıçak parası dolaylı şekilde alınır ya da istenirdi.

Hastaların yattığı yerlerde personel azlığı göze çarpmaktadır. Temizlik elemanları da bulundukları yerde yetersiz sayıda hizmet vermektedir. Yapılan işler beğenilmez. Şefler, emekçi işçi arkadaşlarını durmadan sıkıştırırlar. Fakat yinede şeflerden atılanlar olmaktadır.

Sözleşmeli hemşire, doktor ucuz işgücüyle piyasada çoğalmaya başladı. Sistem devamlı kendinden yana yasalarını çıkarmaya devam etmektedir.

Vakıflar iş yapamaz kanunu çıkınca doktorların oluşturduğu bir taşeron firma kuruldu. İhaleler hep formaliteydi. Hep kazanan doktorlardı. Çünkü rant büyüktü ve “bu pasta dışarıya kaçmaz” diye düşündüler.

Sendikal örgütlenme hızlanınca idarenin biz emekçi işçilere karşı öfkesi arttı. Gelişi güzel işçi çıkarmalar başladı. Başımızda bulunan müdür sıfatlı şahıs birçok işçi kıyımında imzası vardı. En üzücü olanı da temizlik şirketinde şef olarak çalışan yoksul aile çocukları da her işçi çıkarışlarında imzaları bulunmaktaydı.

Döner sermayeden yüklüce para alanlar vardı bizler. Asgari ücrete talim edenler grubundaydık. Her yıl çıkışlarımız verilirdi. Sosyal haklarımız açıktan gasp edilirdi. Kâğıtta yazılanlar bizlerin okuması yasaktı ve onun altına imzayı bile bile öfke içinde atardık.

İlaç firmasının satıcıları gelirdi. Gençlerden oluşan grup da kız olanlar erkek doktorlara, erkekleri ise kadın doktorlara girerlerdi. Hastanenin eczanesinde satılan ucuz ilaç doktorla ilaç satıcısının arasında yapılan anlaşma gereğince satılmazken aynı ilacın işlevini gören başka bir ilaç dışarıdaki eczanelerde iki belki üç katına satılırdı. Sanırım 2000 yılında bir milyarlık ilaç çöp tenekesini boyladı. Bu gidişin hiçbir hesabı sorulmadı. Oysa biz çok kez bu olayı dile getirmiştik.

İlaç firmasıyla doktorlar arasında anlaşma yapılırdı. Bunu bilmeyenimiz yoktu. Her limit dolumun da bilgisayar, yurt dışı tatiller ve benzeri şeyler hediye altında verilirdi. Duman tütmesine tütüyor ama onu sorgulayacak yerde pek temiz sayılmaz.

Diyetsenim beni bir gün yanına çağırdı. Bana üç soru yöneltti; 1. Sendika çalışması yapıyor musun? Ben ise inkâr ettim. 2. PKK propagandası yapıyormuşsun? Bu soruyu hiç mi hiç beklemiyordum. Dedim ki, senin tüyoların iyi yerden değil yüzleşmek istiyorum. Eşim Kürt’tür. Bende Çayeli’nin Hemşinlilerindenim. Kürt halkıyla benim bir sorunum olamaz. Sende Kafkas kökenlisin unutma! 3. Biz hemşeriyiz bana hiç yardımcı olmuyorsun? Benim yerim işçilerin yeridir hocam.

Araştırmalar sonucunda beni yaralayan kişinin aynı işyerinde çalıştığım bulaşık yıkayan ve güvenilir diyerek söyleyen akrabası sayesinde işte kalmasını sağlayan bana yaptığı en büyük ayıp.

Ona bir sanat dergisine şiirlerimi ve yazılarımı yolladığımı ve sendikal örgütlenmede yer aldığımı kendisinin de bize katılmasını söylemiştim.

Düşünce suçundan 09 / 07 / 2002’ de tutuklanarak gözaltına alındım. 6 ay 18 gün İzmir Kırıklar 1 Nolu F Tipinde yatıp tutuksuz yargılanmak için serbest bırakıldım. Sendikal mücadeleye destek verirken bir yandan işportacılık yaptım. 200 işçi arkadaşımı kapı önüne koydular. Kendilerine Sosyal Demokrat’ım diyen bir yönetim tarafından.

Bu kişiler Milletvekili olmak için yarışır. Beklide belediye başkanı olmak için çırpınır. Emekçinin dilini bilmeyen bizleri yönetemez. Ağlamak çözüm değildir birleşmek ve örgütlü gücü yakalamalıyız. Bu bizim en demokratik hakkımızdır. Adapazarı’ndaki Sakarya Yenikent Hastanesi’nde işten atılanların asıl nedenlerini biz emekçiler çok iyi biliyoruz. Ayrı yerlerde olabiliriz ama sorunlarımız, umutlarımız birdir. Bir gün gelecek üreten bizler olduğuna göre yönetende bizler olacağız. Bu utancı biz emekçiler yok edeceğiz.

5 Mayıs 2009 Salı

MAYIS AY’I ANMALARI VE MAZLUM DOĞAN










Mustafa Elveren-Em.Öğrt.

mustafaelveren@gmail.com

1977’de Taksim Meydanı’nda katledilen emekçiler 1 Mayıs’ta, Deniz Gezmiş-Yusuf Aslan-Hüseyin İnan 6 Mayıs’ta, İbrahim Kaypakkaya 18 Mayıs’ta, Ferhat Kurtay-Necmi Öner-Eşref Aynık-Mahmut Zengin için her yıl Mayıs ayında anma törenleri yapılmaktadır. Hem yurt dışında ve hem de yurt içinde; devrimciler, sosyalistler, özgürlük ve demokrasi güçleri ortak platformlarda bu değerlerimizi anmalıdırlar. Türkiyeli bir Kürt aydını olarak solda birlikteliğin sağlanmasından yanayım.

Her 1 Mayıs yürüyüş ve mitinginde; İbrahim Kaypakkaya, Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve Mazlum Doğan’ın resimleri bulunan pankartlardan birinin önünde durarak hatıra fotoğrafı çekerim. Bu vesileyle bir kez daha Sevgili Mazlum Doğan’ı ve diğer devrimci önderleri saygıyla anıyorum. Bu önderlerin arasında Mazlum Doğan’ın hem ilkokul arkadaşım ve hem de köylüm olması nedeniyle beni daha çok etkilediğini itiraf etmek durumundayım. Bir çok insan gibi ben de bazen duygularıma engel olamıyorum.

Her devrimci önder gibi Mazlum Doğan da birçok önemli özelliklere sahiptir. “Mazlum; Afrikalıdır, beyaz değil karadır, Kürdtür, Filistinlidir, Alevidir, solcudur, inancından dolayı baskı görendir.” (Teman Dep-Fézo yé Kazi Bayé / Gomanweb) Bence Sevgili Mazlum bu özelliklerinden dolayı başta Kürt halkı olmak üzere, tüm ezilen halkların sembolü haline gelmiştir. Çünkü, Mazlum gibi büyük değerler halklar tarafından yaratılmışlardır. Halkların yarattığı bu değerleri hiç kimse yok edemez. Hiç bir diktatörlük bu değerlerimizi tarihimizden silmeye gücü yetmez. Hallacı Mansur, Pir Sultan, Seyit Rıza, Nazım Hikmet, İbrahim Kaypakkaya, Mahir Çayan, Deniz Gezmiş, Mazlum Doğan gibi.

Hele Dersim toprağında bu değerler adeta munzur suyu gibi çağlamaktadır. Bu konuda Dersim ayrı bir öneme haizdir. Her ne kadar Dersim’in toprağında devlet eliyle bazı “Tunçeli” kişilikler yaratılmışsa da, Dersimli devrimciler devletin bu oyununu bozmuştur.

Dersimli Hemşehrilerim acısıyla-tatlısıyla, yanlışıyla-doğrusuyla bir seçimi geride bırakmıştır. Artık seçim kırgınlıklarını, yapay ideolojik ayrılıkları ve kişisel koltuk hırslarını geride bırakıp, yeni bir oluşuma gidilmesi bence daha sağlıklı olur. Bu seçimlerden yeni dersler çıkarılmalıdır. Artık ortak yeni bir konsept yaratılmalıdır. Bu birlikteliği sağlamak, öyle sanıldığı kadar zor değildir. Yeterki birileri bunu başlatsın. Dersim’de çok geniş kapsamlı bir sol oluşum yaratılabilir. Eğer Dersimliler bunu başarabilirlerse, bu aynı zamanda tüm Türkiye için çok güzel bir örnek olacağı kanaatindeyim.

Özelde Dersim’de, genelde Türkiye’de; “Türk Solu”, Kürt Solu”, “alt kimlik”, “üst kimlik” ve benzeri boş sözcüklerden kendimizi arındırıp, eşit kimliklerimizle yeni bir Türkiye Solu yaratabiliriz.

Başarmak için hepimize çok iş düşmektedir. Haydi iş başına!

-------------------------
Web: http://www.gomanweb.com/

4 Mayıs 2009 Pazartesi

Paris, 1 Mayıs 2009


Prof. Dr. M. Şehmus Güzel
Hava güzel. Ne 1 Mayıs 1945’teki gibi kar yağıyor. Ne de 1980’lerin sonundaki Emek ve Dayanışma Bayramlarından birindeki gibi sıkı ve sahici yağmur. Evet hava güzel ve hatta epey sıcak ta. Nitekim Seine Nehri’nin ve oradan başkentin kuzeyine doğru giden Saint-Martin Kanalı’nın kıyıları tıklım tıklım. Çoğu genç, çift, tek, çift, çoluk-çocuk serilmişler. Kimi plaj giysileri içinde yan gelip yatmış. Kimi öğlen yemeği niyetine piknikte. Kimi aceleyle bir sandviç atıştırıyor. Kimi basketbol oynuyor, özel sahasında. Kimi bir topun peşinde. Ayak oyunu meraklıları gittikçe artıyor : Her yerde olduğu gibi. Parklar, küçük ve büyük parklar, çocuk bahçeleri de dopdolu. « Cafe »ler ve terasları da. Evet « société de spectacle »dan çıkıyoruz (veya çıktık) « société de loisirs»e giriyoruz (veya girdik çoktan). Varsa yoksa « ense », « eğlence », « seks ve keyif » diyenler az değil. Herkes kendi bireyselliğinin « parmaklıkları » içinde kalsa ve ezilse bile. Bunun tartışılacak bir tarafı da kalmadı.
Ama çocuklarımız ve torunlarımız « loisir » için büyüklerinin, atalarının nasıl ve ne kadar mücadele ettiklerini unutmasalar ve yılda bir kez bile olsa bizimle birlikte 1 Mayıs’ta yürüseler daha iyi olmaz mı ?

Hem bugün gerile gerile üstüne serildikleri toplumsal kazanç, hak, yani kardeşlerim sekiz saat iş, sekiz saat uyku üstüne sekiz saat « loisir », 1 Mayıs ile elde edilmedi mi ?

1 Mayıs emek ve dayanışma şenliği değil mi ?

Çocuklarımızın ve torunlarımızın bir bölümü tarihlerini « unutmuş » havadalar. Bu arada Paris dışına gidenleri, « cuma, cumartesi ve pazar uzun hafta sonundan » yararlananları saymıyorum bile. Tamam başla göz üstüne, sağlık olsun. Ama yine de unutmayalım bu mahalleler « bizim mahalleler » ve bunlar bizim çocuklarımız ve eminim saati gelince yanımızda yerlerini alacaklar. Saati gelince ! Burjuva mahalleleri ise zaten tam takır : Millet ya evlerinin iç odalarında veya iç avlularında, iç bahçelerinde, ya da « kırsal kesimdeki ikinvi evlerinde dinlencede ». 1 Mayıs burada öteden beri çünkü « tatil »dir.

Biz yürüyoruz. Kanal’ın sol kıyısından. Aşağılara doğru kayıyoruz. Soldaki sokaklardan birinde, Hôtel du Nord’un hemen orada, hani biraz daha sıksanız köşeden Edith Piaf çıkabilir, bir « kaldırım serçesi » gibi pırrr pırrr, birkaç kişilik bir sinema takımı bir film çekiyor Mutlaka reklam filmi. Genç, güzel ve alımlı bir bayan Paris’in tarihi ve tarihini asla unutmamış duvarlarından birine yaslanıyor, kameraman yaklaşıyor, yönetmen iş başında. Duvarda binbir duvar resmi. « Duvar-esim ».

Biz yürüyoruz. Bastille’e ne kaldı ki ? Quai de Jemmapes, Jules Ferry Bulvarı, Richard Lenoir Bulvarı ve pat diye Özgürlük Anıtı. Bastille’de emekçiler tarihi ve izlerini arıyorlar : 1789, 1830, 1848, 1871 (Komünarların bayrağı dalgalanıyor) ve sonrasının ihtilalcilerinin seslerini duymak mümkün. Emekçiler Meydan’a Henri IV Bulvarı’ndan giriyorlar. Saat 15’i geçiyor. Biz Bastille’den gösteri ve yürüyüşün başladığı Denfert-Rochereau’ya doğru yürümek ve « akıntıya karşı » manzarayı görmek istiyoruz. Manzara güzel. Manzara etkileyici. Çoşturucu. Umut doldurucu. İnanç tazeliyoruz. İnanç. İnan. Paris bugün güneyinden merkezine, oradan emekçi mahallelerine doğru bir baştan öbürüne geçiliyor. Kızıl, kara ve renkler renk içinde bayraklar, sloganlar, bandrollar. Yıllardan beri ilk kez bütün sendikalar birlikteler. Biradadalar. Bütün sol partiler de. Ekonomik kriz, ona karşı emekçilerin kararlı ve etkili eylemleri hiçbirini umursamaz bırakamazdı. Yoksa sınıfta çakarlardı. Hiç şakası yok.

Sully-Morland Metro durağına vardık bile : Hemen solda Rimbaud anısına dikilen anıt dikkat çekiyor. Şair tereddüt ediyor, kalkıp yürüyüşe mi katılmalı ? Yoksa silah satışını mı sürdürmeli ? Verlaine sert bakıyor. Neden acaba ? Onları kendi hallerine bırakıyoruz. Köprü’ye varıyoruz. Seine « deniz manzarasını » almış, Seine’i burada aşıyoruz. Solumuzda, köprü altında ve ötesinde gençler yayılmış, üç adım ötedeki yürüyüşçülerin seslerinden uzakta, kendi « dünyalarında » : Aşk, meşk, içki ve cigara. Tam o anda üç belki dört yaşındaki bir bebek anne ve babasının elinden sıyrılıyor ve kaldırımda koşarak göstericilere katılmak istiyor, bu « eylem » hoşumuza gidiyor ve gülüyoruz, ama arkamızdaki yaşlı hanım bu en genç göstericinin önünü kesiyor, sol elinden nazikçe yakalıyor, arkasından koşan ve bebeğini yakalamakta zorlanan annesi memnun, çocuk değil : « Bırakın ben de yürümek istiyorum » demelerde, avaz avaz.

Tamam bu da oldu : Saint-Germain Bulvarı’na vardık. O sırada atılan sloganlardan birini anlayamayınca küçük bir kız çocuğu annesine soruyor « Anne ne dediler ? » Anne yanıtlıyor « Enaz ücret 1.600 öro olmalı dediler. »

Evet bu yılki gösteri ve yürüyüşte en çarpıcı olan manzaralardan biri buydu : Katılanların gençliği. Emekçiler arasında her zamankinden daha çok genç var. Liseli ve üniversiteli öğrencilerin sayıları biraz az (parklarda, kıyılarda fingirdeşen işte bizim çocukarımız ve öğrencilerimiz , burada artık itiraf etmeliyim. Ama onların da bir parçacık bile olsa « dalga geçmeye » hakları var : Ama bir dahaki « ihtilale » kadar. Ve sadece bu şartla !). Ancak az sayıdaki öğrencinin ve kimi « zor mahallelerden », yani varoşlardan, Paris’in uzak ve yakın banliyölerinden gelen ve sarı tişörtleriyle bir takım havası verenler hem heyecanlı hem de sıkı biçimde kararlı. Aylardan beri süren ve medyanın yeterince ilgi göstermemesi nedeniyle (Çünkü öğrencilerimiz otomobil yakmıyorlar, vitrinleri parçalamıyorlar ) kimselerin farkına varmadığı üniversite işgalleri ve boykotlarıyla deneyimli.

Kimi göstericinin küçük çocuklarını alıp gelmiş olmaları gösteri ve yürüyüşe daha farklı bir hava kazandırıyor : Şenlik havası ve bu ailesel görüntü aynı zamanda ekonomik krizin ve Sarkozy yönetimi kararlarının herkesi, yedisinden yetmişine herkesi ilgilendirdiğinin de ispatı. Nitekim emekliler de her zamankinden daha kalabalıklar. Ve en çok atılan ve tutan slogan şu oldu : « Gençliğin başı belada, yaşlılar yoksulluk içinde, biz bu toplumu istemiyoruz ». Burada herkes anlaşıyor. Ama « yeni toplumu » kim ve nasıl yaratacak ? Öneriler ve yorumlar türlü ve çeşitli...

Tam Sant-Germain Bulvarı 42 numaranın önünde, karşılıklı oturmuş ve kırmızı şişeleri ellerinde, yüzleri kıpkızıl beş SDF’den (Yersiz-Yurtsuz) biri «Yaşasın Komünistler ! Biz de komünistiz, biz de emekçiyiz ! » diye bağırıyor. Önlerine açtıkları mendile bakıyorum : Çok yüklü. Göstericilerin cömertliği ve dayanışmacılığı belli oluyor...

O sırada Anarşister geçiyor : Simsiyah giysileri içinde. Epey etkileyici. Sonra NPA (Kapitalizme Karşı Yeni Parti) militanları, yaşlıları, eskileri, emeklileri ve yenileriyle, Alain Krivine epey gerilerde ama o da slogan atıyor. Tam onların arkasında Lutte Ouvrière militanları : En başta Arlette Laguiller : Sağ veya sol yumrukları sıkılı ve havada, öyle güzel öyle bir ahenk içinde Enternasyonal’i söylüyorlar ki kaldırımdakilerden bile katılanlar oluyor. Sorbonne’un hemen dibinde Enternasyonalist bir rüzgar esiyor. Biz de zaten Saint-Michel ile Saint-Germain bulvarlarının kesiştiği noktaya ulaştık. Sesimiz seslerine karışıyor. İstanbul ve Eskişehir’den, Diyarbakır ve Adana’dan, Samsun ve Antalya’dan, Edirne ve Kars’tan selam getirdim diyorum. İstanbul’da Taksim’de Tarih çocuklarıyla bütünleşti haberini iletiyorum. Sorbonne selamını gönderiyor. Diyarbakır surlarından dört güvercin havalanıyor. Güneş doğudan doğruluyor. Özgürlük topraklarına yüz sürüyor inanmışlar. Dağlardan yükselen kaysı, erik, badem, ceviz, incir ve nar ağaçları yüzümüzü okşuyor Saint-Michel Bulvarı’nda. Bu da oldu kardeşlerim. Bu da oldu.

Saat 19’u vuruyor. Kilise çanları tam ondokuz kez çınlıyor kulaklarımızda. Tam dört sattir yürüyoruz demek. İşte şimdi tam sırasıdır : Tamiller yürüyorlar. Uzaktan müziklerini duyuyor ve anlıyoruz. Tamiller yıllardır Paris’teki bütün 1 Mayıs’larda yerlerini aldılar ve tanınıyorlar. Çok kalabalıklar. Saint-Michel Bulvarı’nın tepesinden bize doğru akıyorlar : Tamil Eelam (Ülkesi) Özgürlük Kaplanları (LTTE) liderinin dev posterleri uzaktan görülüyor. En başta çok iyi dans eden 30-40 kişilik bir küme genç kadın ve erkek. Herkes hayran kalıyor. Müzik acı ve hüzün yüklü. Dans onurlu. Adımlar kararlı. Başlar dik. Dimdik. Etkilenmemek için taş olmak lazım.Taş. Herkes Tamillere yönelik « soykırımı », katliamı, kırımı, insanlık dışı saldırıları günlerdir izlediği ve okuduğu için duyarlı. Bu etkileyici ve kararlı dans, bu güzel ve inanmış insanlar herkesi yakasından tutuyor ve sorguluyor : Vicdanınız ne tarafa düşer ? Düzenli ve sıkı dizili gençler ve daha az gençler yürüyor : « Bize yardım ediniz ! Bize yardım ediniz ! » sloganlarıyla. Avrupa Birliği ve ABD liderlerinin isimlerini tek tek söyleyip yardıma çağırıyorlar. Sonra yine büyük bir kitle : Bir bölümü « Sri Lanka hükümeti » diye soruyor, diğerleri « Katildir » diye yanıtlıyor. Çok etkileyici bir yöntem. O sırada Sri Lanka ordusu üniformaları içindeki birkaç « asker » Tamil köylüleri kıyafetindeki kadınlı, erkekli, çoluk-çocuklu bir topluluğa saldırıyor. Sri Lanka ordusunun köy baskını « Sokak Tiyatrosu » tarzında sunuluyor. (Mehmet Ulusoy’u ve İstanbul gösteri ve yürüyüşlerindeki sokak tiyatrosu denemelerini anımsıyoruz. Mehmet Ulusoy : Kendi ülkesinde kıymeti yeterince bilinemeyenlerdendi.) « Kaplanlar »ın oyunu çok canlı. O ana kadar önümüzde sakin sakin duran üç kişilik arkadaş topluluğundan kırk yaşlarında olan has Fransız hemen « askerlere » doğru « Yapmayın ! Yapmayın !» diye koşuyor ve çaresiz köylüleri korumak umuduyla araya girmeye çalışıyor. Paris’in bu has çocuğu, oyuncuların gerçekci oyunu nedeniyle « sahneyi » gerçek sanıyor ve araya girerek kıyımı durdurmak istiyor. Tamillerin güvenlik kolundan birkaç genç, mükemmel Fransızcalarıyla, « Merak etmeyin Mösyö tiyatrodur bu tiyatro ! » O sırada biz de, arkadaşları da sesleniyoruz « Yahu azizim görmüyor musun oyun bu ». Paris’in dayanışmacı ve öz evladı bize sanki inanmıyor gibi bakıyor, sonra biraz duruluyor, ama dokunsan ağlayacak. Belli oldu : Vicdanı var ve sol tarafında. Sırtına birkaç kişi dostça dokunuyor. Arkamızdaki yaşlı ve gün görmüş, kimbilir belki 1960’larda bizimle yürümüş hanımlar Tamiller’i alkışlıyorlar. Bu yıl 1 Mayıs’a Tamiller damgalarını vurdular. Evet.

Emekçiler Ocak ve Mart’taki kitlesel dev gösteri ve yürüyüşlerinden sonra bu büyük yürüyüşün (Bütün Fransa’da 300 kadar gösteri ve yürüyüşe bir milyondan fazla kadın ve erkek katıldı) de beklenen sonucu getirmeyeceğinden emin gibi. Kimi zaman gösterideki çoşkunun düşük yoğunluklu olması da bununla ilgili mutlaka. Ve emekçiler, bu işin artık şakaya gelir yanı kalmadı ve artık bundan sonra mutlaka zorlu geçmeye aday uzun sürecek olsa bile genel greve hazırlanmak lazım mesajını verdiler. Patronlarla ve hükümetle apaçık ve karşı karşıya bir hesaplaşmanın kaçınılmaz olduğu birçoğu için iyiden iyiye belirginleşti.

Sendikalar sorumluluklarını üstlenebilecekler mi ? Siyasi partilerden kaçı böylesi uzun soluklu bir mücadeleye hazır ? Emekçilerin bıçak kemiğe dayandı bundan sonrası « toplumsal patlama » mesajını herkes anladı mı ? Göreceğiz.

Aklıma 1 Mayıs 1968 geldi. O günkü gösteri ve yürüyüş çok sakin geçmişti. Gösterinin hemen başında UJCML (Marksist Leninist Komünist Gençlik Birliği) ile CGT (Genel İş Konfederasyonu) güvenlik birimleri arasındaki kavgayı saymazsak. Ve hiç kimse Mayıs 68 rüzgarını duyumsamamıştı bile...

Ve Paris yine aynen böyle bir Paris’ti : Bir parçası « plajda », diğeri eğlencede, bir parçası da gösteri ve yürüyüşte...Ve hava da çok güzeldi. Ama birkaç gün sonra Quartier Latin’de, yani bugün arşınladığımız bulvarlarda, öğrenci hareketi « patladı ». Ve günlerce sürdü...13 Mayıs’ta bütün Fransa yürüdü. 14’ünde ve sonrasında işçi sınıfı fabrikalarda işgal ve grev bayraklarını dalgalandırdı. Fransa bir ayda « çağ değiştirdi ». Dipten gelen dalgalar kimi zaman aniden gün yüzüne çıkıverirler. Saint-Martin Kanalı’nın Bastille Meydanı’nda yeraltına girdikten sonra République Meydanı’nın hemen arkasında aniden gökyüzüyle ilişkiye girmesi gibi. O zaman işte, « Haydi, saati geldi ! » diyerek bugün kıyılarda ve parklarda yayılmış öğrencilerimiz, çocuklarımız ve torunlarımız da doğrulacaklar ve bize katılacaklar. SDF’ler de. Bundan eminim. Saatler güneşe ayarlanıyor çünkü Paris’te. Karanlıklara değil !

3 Mayıs 2009 Pazar

İNSAN OLAN



Cirik Haci / FEZALİ

Cirik.Haci@gmx.de

Gür sesin korkusuz yüreğin kaldı
İnsan olan canlarda yaşar dostum
Haberini altmış sekiz kuşağı aldı
İnsan olan canlarda yaşar dostum

Duruşun dik candan ona hayranım
Haykıran nefesin daha duyarım
Yeniden doğuşun gelir baharım
İnsan olan canlarda yaşar dostum

Uzun saç, saz elinde resimlendin
Haksız sistemde ona biledin, kin
Çağrınla uyandı yolunda, yüz bin
İnsan olan canlarda yaşar dostum

Kararlı cesaret fasizm üstüne
Oturmadın haksızların postuna
Üretenler hasrettir gerçek dostuna
İnsan olan canlarda yaşar dostum

Örnek oldun senden sonra bizlere
Yumruk oldun gerici yobazlara
Dağların feryadı ova düzlere
İnsan olan canlarda yaşar dostum

Fezalim, İhsani, Haci'den bir can
Yolumuz eşitlik yürüyor kervan
Özümüz yaşıyor, dönüyor devran
İnsan olan canlarda yaşar dostum