3 Haziran 2009 Çarşamba

To be polis or not to be!



Gün Zileli
zileligun@hotmail.com

Bu yazıyı bir özeleştiri yazısı olarak da kabul edebilirsiniz… Biraz gerilere giderek başlamam gerekiyor.

1969 yılında, DTCF Fikir Kulübü’nün başkanlığını yaptığım dönemde, düzenli yaptığımız üye toplantılarına, üye olmak isteyen yeni yeni gençler gelirdi. Bunlardan bazıları arkadaşların kuşkusunu çekerdi. Kulağıma fısıldarlardı: “dikkat edelim, polis olabilir.” Özellikle Rus filolojisinden gelenler, eğer yakından tanıdığımız kişiler değillerse otomatikman kuşku altında olurlardı. Çünkü, o dönemde polisin en çok bu bölüme polis soktuğu söylenirdi. Rus filolojisine yazılanlar, polise göre, otomatikman komünistti. Bize göre de, tanımadığımız Rus filolojisi öğrencileri, otomatikman polis. Bu arkadaşları uzun uzadıya gözetim altında tutardık. Yani polise karşı önlem alalım derken, biz kendimiz polislik yapardık.

İllegal Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi’nin (TİİKP) özellikle örgütlenme büroları da polisiye çalışmalar yapmak zorunda hissederlerdi kendilerine. Yani bir çeşit “karşı-casusluk” faaliyeti. Ama adına bakmayın! Casuslara karşı mücadele adına casusluk yapar, izlemeyi düşündüğümüz casusların yöntemlerinden pek de farklı olmayan yöntemler kullanırdık. “Casus” olduğundan kuşkulandıklarımızın peşine güvendiğimiz casuslar takardık. Parti legale çıkıp TİKP adını aldıktan sonra bu tür yöntemler kullanmaya devam etti. Partinin en gizli casusluk işlerini ise Aydınlık gazetesinin “istihbarat servisi” yürüttü. İngilizcede “journalist” olarak geçen gazetecilik de bir çeşit istihbaratcılık ve jurnalcılık değil miydi?

1993 yılı başında anarşist olduktan sonra bu tür işlerin tamamen dışına çıktım. Anarşistler gizli örgütlenme yapmıyor, dolayısıyla içlerindeki ajanları izlemeye de gerek görmüyor, bu tür “karşı-casusluk” faaliyetlerini ilkelerine aykırı buluyorlardı.

Anarşist olduktan sonra Türkiyeli sol mülteci derneklerine ziyaretler yaptım. Derneklerden içeri dalıyor, “selamünaleyküm” dedikten sonra orada bulunanlarla anarşizm üzerine sohbeti koyulaştırıyordum. Kaypakkaya kökenli derneklerde daha bir hoşgörüyle karşılanıyordum. Çoğu köylü kökenli insanlardı. Mao’ya ve Kaypakkaya’ya saldırmadığım sürece, ileri sürdüğüm anarşist argümanlara kulakları açıktı bir ölçüde. Biraz da şakaya vurarak, “diyelim ki devrim yaptınız, iktidara geldiniz, polis teşkilatı kuracak mısınız” diye soruyordum. Ömürleri polis ve jandarmadan kaçmakla geçmiş bu insanlar içtenlikle söz veriyorlardı, vallahi billahi kurmayacaklardı. “Peki, yabancı ülkelerin casusları devrimi yıkmak için bir takım faaliyetler yürütecekler, onları izlemeyecek misiniz” diye soruyordum, şeytanın avukatlığını yaparak. “Böyle küçük bir birim olabilir” diyerek polisliğin rüşeymine ilk adımı atıyorlardı. “Peki, canileri, tecavüzcüleri nasıl yakalayacaksınız” diye soruyordum bu sefer, kışkırtıcı bir biçimde. “Milis yakalar onları” diyorlardı. “Yani polisin adını değiştirip milis yapacaksınız, öyle mi” diyordum. Biraz şaşırıyorlardı. Çıkıp gitmeden, “siz siz olun, ne ad altında olursa olsun, polis ve casus teşkilatı kurmayın, bu devrimin gerçek ölümüdür” diyordum.

Evet ama hayat öyle bir şeydi ki, son derece zırhlı olduğunuzu sandığınız konularda bile sizi aşil topuğunuzdan vurabilirdi. “Politika Lağımı” adlı yazımda bir başka vesile ile sözünü ettiğim bir “Bülent bey” olayı vardı. Haringey Solidarity Group’un (HSG) bürosuna giren birisi telefonu kullanmış, seks kanallarıyla ve Türkiye ile, bir hayli kabarık bir faturanın gelmesine yol açan uzun konuşmalar yapmıştı. Grubun içinde sadece bizdik Türkçe konuşan. Üstelik bize teslim edilmiş büro anahtarımız da vardı. HSG’liler asla bize yönelik bir kuşku belirtisi göstermediler ama bu durumu bize açmaktan da geri kalmadılar. Kendimizi şaibe altında hissetmiştik. İşte bu duygu, bizi bir “karşı-casusluk” faaliyeti yürütmeye sevk etti. Faturadaki telefon numaralarını arayarak ve telefon eden kişinin arkadaşı pozuna girerek failin gerçek kimliğini öğrendik. Fail, HSG’nin üst katında bürosu olan, kendini “Bülent bey” diye tanıtan ve mülteci derneklerine “hukuki hizmet” veren bir şahıstı. Büyük ihtimalle İngiliz polisinin adamıydı. Açığa çıktığını anlayınca büroyu apar topar boşalttı ve ortadan toz oldu. Evet, başarmıştık bir ajanı açığa çıkartmayı ama nasıl? Yine “karşı-casusluk”un polisiye yöntemlerini kullanarak. Polisle mücadele ederken polisleşmiştik yani.

Geçen gün Aşk ve Devrim sitesine, sonradan internet dilinde “spam mesaj” dendiğini öğrendiğim üç yüzün üstünde mesaj geldi. Bunu siteye karşı bir sabotaj olarak algıladım. Sabotaj olmasa bile, sabote edici bir reklam saldırısıydı. Siteye gelen yorumlar, otomatik olarak benim eposta adresime de geliyordu. Epostam yüzlerce maille dolmuştu. Sil sil başa çıkacak gibi değildi. O gün akşama doğru, bunun bir sabotaj olduğu düşüncesiyle, kendimi “ufak çaplı” bir kimlik araştırmasının içinde buluverdim. Gelen bilgilendirme mesajlarında mesajın geldiği yerin kimlik bilgileri de vardı. Yani sistem öyle ayarlanmıştı ki, gelen bu bilgilerle mesajı yollayan kişi ya da kişilerin en azından internet kimliğini ortaya çıkarabilirdiniz. Bu araştırmayı ne yazık ki yaptım. Yaptığım “ufak çaplı” polislikti elbette. Bunu açıkça itiraf etmem gerekiyor burada.

Büyük hatalar, küçük, fark edilemeyecek kadar küçük hatalarla başlar. Yaptığımın polislik olduğunu fark etmeseydim, ben de kendi çapımda bir polis teşkilatı haline dönüşecektim. Karşıt görüş şunu ileri sürebilir: Peki hiç araştırmayalım, soruşturmayalım da, bizi yıkmak isteyenler içimize girip istedikleri provakasyonu yapsın, istedikleri sabotajı serbestçe yerine getirsin ve bizi yerle bir mi etsinler?

Evet ama siz sabotaja ya da provakasyona karşı mücadele adı altında polisiye oyunların içine dalarak zaten provakasyona gelmiş, sabote edilmiş, hatta ruhen ve fiilen yerle bir edilmiş olmuyor musunuz?

2 Haziran 2009 Salı

RÜŞVETİN RÜZGÂRI



Hüseyin Habip Taşkın
habibtaskin@gmail.com

Günler kimine göre ışık hızıyla ya da su gibi akıp gitmektedir. Giderken de olaylarıyla insanoğlunun yaşamından gitmektedir. Bu ülkede yazı yazmak ve konuşmak için malzeme bulmak çok kolaydır. Çünkü hepimiz canlı olarak birçok olaya tanık olduğumuz kesindir.

Gazetenin ön sayfasında rüşvetle ilgili döküm anlar meslek kuruluşlarına göre verilmişti. Bu döküm anları buraya aktarmayacağım. Yalnızca yaşadıklarımdan önemli birkaç tanesini sizlerle paylaşacağım.

Hepimiz basından devlet dairelerinde dönen rüşvet çarkından sözeden yazıları okumuş ya da haberlerde spikerin konuşmasından duymuşuzdur. Rüşvet çarkı öyle hızlı dönüyor ki, su yüzüne çıkan sadece pire kadardır. Ya çıkmayanına ne demeliyiz? Rüşvet olayları da sistemimizin bir parçasıdır. Her konu birbirine bağlı ise bu yaşanılanlarda birbirine bağlıdır.

Kapitalist ve geri kalmış ülkelerde rüşvet olayları sıkça yaşanan bir olaydır. Ülkemizde rüşvet her ne kadar “yüz kızartıcılığa” girse de vereninde, alanında yüzleri hiç kızarmaz. Bu miras bize Osmanlı İmparatorluğundan kalmıştır. Şanlı tarihimiz diyenler, tarihlerine iyice bakmalıdır. Günümüzde rüşvet hediye ya da çay, kahve parası olarak geçmektedir.

Nasreddin Hoca’nın bir kitabında şöyle bir cümle geçer; “Parayı veren düdüğü çalar.” Evet, ülkemizde de parayı veren düdüğü çalmaya şu anda bile devam etmektedir. Aslında hepimiz aynaya bakarken kendi görmek istediğimizi görürüz. Rüşvet olayları günlük yaşamımızda bile insanlar arasında gayet normalmişçesine “Helal olsun adama bak malı götürmüş” diyebiliyorlar. Buna benzer söylemlerde insanların arasında söylenirken, toplumumuzun içten içe yozlaştığını, çürüdüğünün bilincinde değillerdir.

Rüşvet olayları tavan yaparken, diğer yaşananlar gibi bunda da susuluyor, banane deniliyor. 12 Eylül 1980 askeri faşist cuntasından sonra ülkemizdeki halkları hepten pasifize ederek kendi sosyal haklarını savunamaz hale getirdiler. Bu demek değil ki, ondan önce rüşvet yoktu anlamına gelmemelidir. Rüşvet vardı ama korkmadan teşhir eden bir muhalefette vardı. Günümüzde bile muhalefet yapanlar polisin engeliyle ve adli soruşturmalarla baş başa bıraktırılırken, bazı muhalefet grupları polisin şiddetinden payına düşeni almaktadır. Böyle bir toplumda karanlıkları aydınlatmak ışık tutmak biz emekçilerin görevidir.

Turgut Özal iktidardayken şu cümleler ağzından döküldü; “Benim memurum işini bilir.” Bu söylem üzerine o günlerde insanlar arasında çokça tartışmalar oldu. Günümüzde bile o günleri ananlar olmaya devam etmektedir.

Elbette bu ülkede rüşvet yemeyen, onuruyla çalışan emekçi insanlarımız vardır. Elbette ki sözümüz onlara değildir. Size gerçek yaşamdan rüşvet manzaralarından bir alıntıyla başlayayım ve bu alıntı, alıntıların hepside gerçektir;

İlçenin birinde bir avukat varmış ve avukatında tanıdığı bir arkadaşı varmış. Arkadaşı eskiden uzun yıllarca Belediye Başkanlığı yapmış ve yaşlanınca bırakmış. Belediye Başkanlığı döneminde soruşturmaya uğramış. Hemen acilen bir avukat bulmak zorunda kalınca, kendi arkadaşı olan avukatın yanına koşmuş ve ona demiş ki;”Beni kurtar.”

Avukat, onun hakkında açılan dosya kâğıtlarına bakmış ve demiş ki; “Bu davayı bana verme! Seni ben bile kurtaramam. Bankaları dolandırıcılıktan ceza yersin.” Eski Belediye Başkanı heyecanlanarak; “Biz seninle eski arkadaşız onun için almak zorundasın. Sen mahkemeye her girdiğinde müvekkilim suçsuzdur” diyeceksin demiş.

Mahkeme ayrı bir ilçede ağır cezada birkaç celsede devam etmiş. Avukat arkadaşı her mahkemede söz alarak; “Müvekkilim suçsuzdur” demiş.

Bankaların avukatları sayıca çok olmakla birlikte güçlü kanıtlar mahkemeye sundukları halde eski Belediye Başkanı yargılandığı mahkemeden beraat etmiş. Avukat ve bankaların avukatları bu işe çok şaşırmış.

Bir ilçede yaşanılan bir olayı, dilimin döndüğünce sizlerle paylaşmaya çalıştım. Yine aynı ilçede aynı avukatın bir anısını da sizlerle paylaşacağım; Avukat akşama doğru evine geldiğinde gergindi. Oğlu bu gerginliği babasında fark etti. Babasının pijamalarını giyip odaya gelmesini bekledi.

Babası odaya girdiğinde oğluyla göz göze gelince; “Moralin iyi değil! Bir sorunun mu var?” Babası pencerenin yanındaki divana oturur oturmaz; “Bu ülkenin çivisi hepten çıkmış! İşadamı Salih’in bir davası var. Onun davasına bakan Hâkim’in odasına yer halısı döşemiş. Bunu gören diğer Hâkim ve Savcılar kendi odalarına da yer halısı yaptırmış. Tabii ki, olanlar bununla değil! Evlerine de yer halısı döşetmişler. “

Yazımızı yazmaya devam ediyoruz! Emeklisine sekiz ay kala oğullarının devrimci olması nedeniyle Adana’ya sürgüne gönderilen Hukuk Hâkimi görevini bitirdikten sonra emekliye ayrılarak, ailesinin yanına geri döner ve birkaç ay sonra aynı ilçede avukatlığa başlar.

Avukat, müvekkillinin mahkemesini açması ve dosyasına bakması için gittiği, kendisinin daha düne kadar aynı Adliyede Hukuk Hâkimi olarak çalıştığı yerde aynı kişilerin çalışmasına rağmen kendisine; “Hâkim bey, amca bize kahve ısmarlamıyor musun?” derlermiş. O da ısmarlıyormuş.

Bu olayı anlatan avukat benim babam şu anda yaşamıyor. Her rüşvet olayı geçtiğinde bana anlattıkları düşüncemde canlanıyor. Ne yazık ki, rüşvet olayları tüm hızıyla devam etmektedir.

Size benim canlı olarak yaşadığım iki olayı anlatacağım; Öğrencilik yıllarında ara sıra pazara çorap satmaya çıkardım. Küçücük bir el sepetimin içinde renkli çorapları dizerek müşterilerin görmesini sağlardım.

Bir pazar günü akşama doğru pazarcıların tahta tezgâhları yavaş yavaş boşalırken bende boş bir tahta tezgâhın üzerine el sepetimi bırakarak yan kısmına oturup dinlenmeye başladım.

Kısa zaman içinde patates ve soğan satan tahta tezgâha bir zabıta yanaştı. Satış yapan adamla konuşurken bende onlara oturduğum yerden bakıyordum. Bir ara onlar bana, ben onlara bakmaya başlayınca, satıcı benden zarar gelmeyeceğini fark ederek,birkaç file dolusu meyve ve sebzeleri tezgâhın altından çıkararak zabıtaya verdi.

Zabıta hiçbir şey olmamış gibi önümden geçip gitti. Bende zabıtayı takip ederek merdivenleri çıkarak zabıtalar için saçtan yapılmış kulübesinin önünde durdum. On dakika zaman içinde jip geldi. Çokça olan fileyi zabıta jip’e taşıdı. Şoförde, zabıtada mutlu bir şekilde gidecekleri yöne doğru gittiklerinde, ben de hemen geldiğim yöne doğru hızlıca gittim. Tahta tezgâha vardığımda satıcıyla yüz yüze geldim; “Ağbi bunları niye beleşe alıştırıyorsun?” Tezgâhtaki adam gülerek; “Sen daha toysun! Evlat, bu işler böyle dönüyor.”

O zamanlar yaşım on yediydi. Gençlik dönemimde bir olay daha yaşadım; Evimizin ikinci katına ruhsat almak için mahallemizde komşumuzun oğlu yardımcı oluyordu. Fen işlerinden bir bayanla evimizi kontrol etmeye geldiklerinde, bayan açıktan bana söylenerek! Mücahit olmasaydı ben bu kâğıtları imzalamazdım.

Bende onun can damarına bastım;”Müteahhitlerden aldığın yetmedi mi?” Kadınla, ben orada ağız dalaşına girdik. Sesimizi duyan Mücahit gelerek bizi yatıştırdı.

Yaşanılanlar anlat anlat bitmez. Bir gerçek varsa o kokuşmuşluk içinde hepimiz kokuyoruz. Yazımın sonunu da sizler getirin!

1 Haziran 2009 Pazartesi

İnsan Hakkıyla İnsandır!..



Salim Turgut

Devletin özce tanımı bir sınıfın bir başka sınıf ve katmanlar üzerinde baskı ve tahakkümünü ifade eder. İnsanlık tarihinde devlet kavramı insanlığın sınıfsal ayrışmaya uğradığı dönemde ortaya çıkmıştır. Üretim araçlarının köle sahiplerinin ellerinde toparlanmaya başladığı dönemde, köle sahiplerinin haklarını korumak için kurulan militarist örgütlenmeler devleti oluşturmuştur. Devlet bir başka deyimle baskı ve otoritenin diğer adıdır.

Tarihte üretim araçlarını elinde bulunduran sınıfın haklarını korumak için baskı aracı olarak varlığını sürdüren devlete karşı üretim araçlarından yoksun olanlarında mücadelesi söz konusudur. Bu mücadeleler üretim araçlarını ellerinde bulunduran sınıf ve katmanların değişiminde etken olmuştur. Köle sahiplerine karşı kölelerin isyanları –ki en önemlisi spartaküs isyanıdır-, feodal beylere karşı köylülerin isyanı - Tomhas Munzer önderliğindeki köylü ayaklanmaları - ve kapitalizmde ise burjuvazi ye karşı işçi sınıfının eylemleri…

Sınıflı toplumlarda verilen bu mücadeleler dönem dönem sınıfsal altüst oluşlarla yeni toplumsal dönüşümlere neden olurken, dönem dönem ise evrimci mücadelelerle sistem içinde reformları körüklemiştir.

İnsan hakları Evrensel Beyannamesi`de bu reformlardan biridir. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne gelene kadar insan hakları, insanlık tarihinin mücadeleleri sonucu bir çok evrim geçirmiştir. 1215 yılında İngiltere Kralına kabul ettirilen bildirge, Manga Charta, İnsan Hakları kavramının dünyadaki ilk belgesi olarak bilinir. İnsan Hakları konusunda yayınlanan bir diğer önemli bildirge, Amerika`da yayınlanan Bağımsızlık Bildirgesi`dir. Özgürlük, eşitlik, kardeşlik gibi kavramlar, 1789 yılında gerçekleşen Fransız Devrimi`nden sonra yayınlanan ‘İnsan Hakları Bildirgesi’nde gerçek yerini alacaktır.

II. Dünya Savaşı`ndan sonra, 10 Aralık 1948 yılında yayınlanan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi doğmuştur. Türkiye, Birleşmiş Milletlerin kurucu üyelerinden birisi olarak İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi`ni ilk onaylayan ülkeler arasında yer almıştır. Beyannameyi ilk onaylayan ülkelerden biri olmasına rağmen uzun süre adı insan hakları ihlalleri ile anılmış ve anılmaya da devam etmesi de ayrı bir çelişki konusudur.

İnsanlar arasında ırk, din, renk, yaş, cinsiyet ayırımı yapmadan sevgi, saygı, dostluk duygularını geliştirmek, insanın insan olmak haysiyeti ile sahip olması gereken hakların hepsine ‘İnsan Hakları’ deniyor.

İnsanın en önemli hakkı yaşama hakkıdır. Bu hak ihlali ülkemizde önce 12 Eylül 1980 ardından da 1990’lı yıllar sonrası ise had safhaya ulaşmıştır. Özellikle 1992-93 yıllarında Kürt illerinde zorunlu göç, köy boşaltmaları ve köy yakmaları ile yargısız infazlar en üst noktalara ulaşmıştır.

İnsan hakları, kişiyi kendi özüyle yaşatacak kurallardır. İnsanın insana hükmetmesi, onu ezmesi insan onuruna yakışmayan ve kabul edilemeyecek bir davranıştır.

İhlalin olduğu yerde hak ortaya çıkar. Türkiye uzun süre hak ihlallerinin en fazla yaşandığı bir ülke olduğu için hak arayanlarında mücadeleleri de üst boyutlara çıkmıştır. Ülkemizde uzun bir süre İnsan Hakları Derneği’nin önemli bir misyon üstlenmiş olması da bu nedenledir.

Süreç hızlı değişiyor. Değişime uygun olarakta suç ve hak kavramları da değişebiliyor. Dünün ‘suç’ olarak görülebilen bir eylemi bugün ‘hak arama’ olarak değerlendirilebiliniyor, ya da tam tersi…

Dün cezaevlerinde ‘İnsanlık onuru işkenceyi yenecek’ sloganı atılırken bugün devlet kendi içinde insan hakları kurulları oluşturmak zorunda kalabiliyor. Karakollarda polislere insan hakları eğitimi verilip, okullarda insan hakları derleri gösterilebiliniyor. Bakanlığa bağlı İnsan Hakları Koordinatör Üst Kurulu oluşturulup faaliyetleri koordine edilebiliniyor.

Tüm bu aşamalara gelinmesi bile dünün insan hakları ihlalleri de kara listenin başında olan bir ülke açısından hiçte küçümsenmeyecek gelişmeler. Tabii burada şu soru sorulabilinir; yasal olarak bu düzenlemeler yapılıyor ama pratikte bunlar ne kadar işliyor?..

İnsanlık Manga Charta’dan beri verdiği mücadelelerle İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ni yayınladı. Dünyada bu bildirgenin bile çağın insan hak ve özgürlüklerini tam yerine getirip getirmediği tartışılıyor günümüzde.

Ancak biz ülkemizde bu bildirgeyi bile tam içimize sindirmiş değiliz. Teoride bazı ilerlemeleri yıllara yayan bir ülke açısından pratik ilerlemeler de yılları alacaktır. Birçok değişim zamanla ve de büyük emeklerle olacaktır. Bu yüzden yılmamak gerekiyor.

Bu gün tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de İnsan Hakları Günü olarak kutlanıyor. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi`nin yayınlanışının 60.yılının kutlandığı günümüzde insan hakkının sadece gün boyunca değil, yaşam biçimi haline dönüştürülerek yıla yayılması umuduyla herkesin ‘İnsan Hakları Günü’nü kutluyoruz.

Hiç kimsenin bu haklardan yoksun kalmaması dileğiyle…

KÜRT SORUNUNUN ÇÖZÜMÜ İÇİN TARAFLARIN İRADESİ VAR MI?



Mustafa Elveren – Em. Öğrt.
mustafaelveren@gmail.com

Ülkemizin içinde bulunduğu çok önemli siyasal ve sosyal sorunlarla karşı karşıyayız. Bu ülkede Kürtlerin sorunları olduğu kadar, Alevilerin ve diğer inanç gruplarının da aynı şekilde sorunları mevcuttur. Artık sorunların varlığı ve nedenleri netleşmiş durumdadır. Bundan sonra sorunları tartışılırken daha çok çözüm yollarını ortaya koymak gerekir. dolayısıyla, sorunların çözüm önerileri net olarak belirtilmelidir.

Peki, bu sorunların çözümü için gerek devletin ilgili kurumları ve gerekse başta Kürtler olmak üzere, kendilerine yapılan haksızlıkları gidermek için taraf olan diğer toplum kesimlerinin iradesi netleşmiş midir? Aslında soruyu biraz daha genişletebiliriz. Hangi Kürt örgütü ne istiyor? Ya da kürtler kendi aralarında siyasi bir irade oluşturabilmişler mı? Aynı sorular Aleviler için de geçerlidir.

Kürtlerin bir çok kurum ve kuruluşları dururken, sistem tarafından asimile edilmiş benim gibi emekli bir öğretmenin bu soruya vereceği yanıtlar, kişisel düşüncesinden öteye gitmez. Hali hazırda KURD-DER, KÜRT ENSTİTÜSÜ, DTP, PDK, YNK, KNK, HAK-PAR-PSK ve PKK gibi partiler başta olmak üzere, onlarca kürt siyasi örgütleri ile kurum ve kuruluşları mevcuttur. Keşke imkanım olsaydı, saydığım bu kurumlardan sorunun cevabını alabilseydim.

Belki bir işe yarar diye, kişisel düşüncelerimi buraya aktarmak istiyorum;

Tüm Kürt örgütleri arasında bir siyasi iradenin oluştuğunu söylemek doğru olmaz. Ancak, DTP-PKK-KNK paralelindeki örgütler arasında siyasi bir irade oluştuğu kesindir. Bu oluşumlar İmralı'da tutuklu bulunan Sayın A.Öcalan'ı siyasi irade olarak kabul etmiş ve Öcalan'ın önerdiği "Demokratik Özerklik" çözüm projesini desteklemektedirler.

“Demokratik Özerklik” olarak isimlendirilen bu projede sadece Kürtler değil, Aleviler başta olmak üzere, tüm diğer inanç grupları ile azınlıkları da kapsamaktadır. Proje, Konfederalizm ile genişletildiği takdirde, tüm ortadoğu halkları için de geçerli bir çözüm niteliğindedir. Bu projeye destek veren oluşumlar Türkiye'nin sınırlarının değişmesinden yana değildirler. Türk milliyetçiliği, Arap milliyetçiliği, Kürt milliyetçiliği gibi her türlü milliyetçiliği reddederler.

O nedenle, PSK, HAKPAR, Ş.Elçi, PDK, YNK ve benzeri kürt siyasi örgütleri "Demokratik Özerklik" projesine şiddetle karşı çıkıyorlar. Bu örgütler daha çok Federatif yönetimden yanadırlar. Ancak, federatif tezinde de ortak bir iradeleri henüz oluşmadığını görmekteyiz.

Diğer taraftan, devlet hala bölünme korkusunu taşımaktadır. Bu konuyla ilgili olan devlet kurumları arasında da bir irade oluştuğunu söylemek bence henüz erkendir. Cumhurbaşkanlığı Makamınca konu duyarlı bir şekilde dile getirilmesi çok önemli olmakla birlikte, devletin tüm kurumları arasında ortak bir iradenin olduğunu söylemek mümkün değildir.

Ben tüm oluşumların düşüncelerine saygı göstermekle birlikte, "Demokratik Özerklik" projesinin Türkiye için daha gerçekçi olduğunu düşünüyorum. Yani “Demokratik Özerklik”-“Demokratik Cumhuriyet”-Demokratik Konfederalizm” adına ne derseniz deyin, bu projede tüm halkların kendi dilini ve kültürlerini koruyarak, bir arada kardeşçe yaşayabileceklerdir. Özcesi, Cumhuriyettin demokratikleştirilmesidir.

Yeri gelmişken ve birkaç okuyucu tarafından bana yöneltilen; “Kürtler ne istiyor?” şeklindeki klasik bir soruyu da kısaca yanıtlamak istiyorum.

Kürtler de Türkler gibi eşit haklara sahip olmak istiyorlar. Kendi anadillerinde yayın hakkı, eğitim hakkı, eşit yurttaş olarak kendi ülkesinde yaşamak istiyorlar. Aynı şekilde, Alevilerin ve mevcut diğer inanç gruplarının da kendilerini özgürce ifade etmelidirler. Yani düşünceyi ifade etme özgürlüğünü istiyorlar. Kısacası; gerçek laiklik ve demokratik bir yapı içerisinde birlikte ve dostça, kardeşçe yaşamak istiyorlar.

Eğer bu isteklerden dolayı ülkemiz hıyar gibi bölünecekse, buyursun bölünsün. Tarihte, hak ve özgürlüklerin güçlü olduğu ülkelerin bölündüğünü ben bilmiyorum. Ancak, hak ve özgürlükleri kısıtlayan ve bu istekleri zülümle, baskıyla, kanla bastıran ülkelerin yıkılmaktan kurtulamadıkları da bir gerçektir. Umarım Türkiye bu tuzağın içine düşmez.

---------------
Web: http://www.gomanweb.com/

KEKOM (BABAM)



Cirik Haci / Fezali
Cirik.Haci@gmx.de




İnsanlar kendi anadilinden başka diller öğrenmiş olsa dahi,kendi anadilindeki kadar anlama ve söylemeyi / konuyu içtenlikle doyumluyamaz.Biz Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları da ,yabancı ülkelerde o ülkenin dilini anlamamıza rağmen, kendi dilimizle konuşmayı zevkle isteriz, direniriz.Bu dil insanın doğal, vaz geçilmez yaşama hakkıdır.

Düşünün, evlilik veya sünnet düğünü yapıyorsunuz; misal Almanya’da olayı ele alalım. Deselerki ”Türkce şarkı, türkü söylemek yok. Çalgılarınızı kendi çalgı aletleri ile çalamazsınız.”Böyle bir manzarada neyin tadını alabilirsiniz?Evde kendi dilinizde Radyo veya Televizyon dinleyip seyredemessiniz! Burası Almanya, Almanlar gibi yaşanır, buna mecbur uyum sağlıyacaksın! Çarşı pazarda gazete veya dergi bulamazsınız.

Bu ”tek dil, tek din ve tek millet” yöntemi o ülkede yaşayan insana huzur getirir mi? Elbetteki hayır.Burda önemli olan devlet, bu ülkede bulunanlara, bu ülkede yaşayanlara devlet görevi olan eşit mesafede yaklaşmalı, bu insanları korumalı ve insanların bu ülkede barış içinde kardeşce yaşamasını sağlamalıdır.

İnsan yabancı dili konuşma sırasında bazan ister istemez cümlelerde ve kelimelerde yanlış veya yetersiz telefuz ediyor.Karşımızdaki anlayışlı ise, uygun bir şekilde yanlışı düzeltiyor. Bu önemli ilişkiler ülkemizde de olmakta Ama birde ”kendini beğenmiş kişiler” bu yanlışımızı yakalarsa, vay halimize! O şahıs / şahıslar, karşısındaki insanı rendice edici tavırlara giriyor. Bu da insanla alay etmek demektir.

Basit olarak anlatmaya çalıştığım olayın tek çaresi, o insanların yaşadıkları ülkede kendi anadilinde de eğitim alarak sorunu çözmesi, elbette en doğal hakkıdır.Kendi anadilini çok iyi konuşan her insan, diğer dillerde çok az zorluk çeker; şu içinde yaşadığımız ülkelerde yaşanan örnekler, gerçeği gösteriyor.

Anadolu insanı, devlet dairelerinde ve resmi kuruluşlarda kendi dili olmayan dilde derdini anlatmakta zorluk çektiği gibi, karşısındaki de onu anlamakta zor durumda kalıyor.Eh ne yapalım, bu insanları yinede bir anlayan oluyor: Evde babası, anası ve yavuklusu! Bu bile, yüreklere serpilen su gibidir.

KEKOM

Ne var şu benim dilimde
Bir kekom bir fato anlar
Özgür konuşmam ilimde
Bir kekom bir base anlar

Sevgim söyledim türküye
Mapus dayak yiye yiye
Kolum kırık döndüm köye
Bir kekom bir ate anlar

Uy ben ne dedim bakıyor
Yanar içim kan akıyor
Beni özümden yıkıyor
Bir kekom bir base anlar

Devlet derler kime yardır
Bu ülkede yaşam zordur
Boyun eğmek bize ardır
Bir kekom bir fato anlar

Yaşım geldi geçti, ateşli
Aman dostlar bu ne işti
Fezalim 'de buna şaştı
Bir kekom bir base anlar

Geçmişin Gölgeleri


Mehmet Çolak

”Hasan Bildirici'nin Geçmişin Gölgeleri adlı romanı, insanı sürekli merakta bırakan, hayal dünyasını aşan ve tahmin edilemeyen noktalara götüren olağanüstü bir yapıt… Bu romanı okumazsanız çok şey kaçıracaksınız…”


Dün akşam msn üzeri bir arkadaşla yazışırken bir ara bana hayırdır misafirin kim demişti. Ben olayı tam kavramamıştım, sonra ölümden falan bahsetti. Meğerse nickimde yazılı olan ölümle ilgili bir söze gönderme yapıyormuş. Tabi ölümden bahsedince ben inanılmaz bir ürperti hissettim bedenimde. O kadar ürperdim ki, msnden yazan arkadaşımı bir an Bayan Christina ya da internet mafyası Kader zannettim. Ürpermem ondandı. Şimdi diyeceksiniz ki bayan Christina ve Kader kim oluyor? Bunlar Hasan Bildirici'nin "Geçmişin Gölgeleri" adlı kitabında sık sık geçen iki roman karakteri. Kitabın baş karakterlerinden Ahmet Zana'nın bilgisayarına sürekli garip mesajlar geliyor. Kendimi o kadar kaptırmışım ki, bir an Ahmet Zana olmuşum.

Kitabın ilk duyurusunu duyduğumda hemen sipariş ettim. Doğrusu kaygılarım da yok değildi. Hasan Bildirici kitabını tanıtırken, (bu arada kısa bir parantez. Kendi kitabının reklamını yapan, okuyucuya gönderen, basımında sıkıntı yaşayan bir yazarı da ilk defa görüyorum. Nedenini düşündüm, iki ihtimal geldi aklıma! Birincisi nobel alamamış olmasına yordum. İkincisini de Kürt olmasına. Nobel almış olsaydı heralde kitap basımında zorluk çekmeyi bir yana bırakalım, bütün büyük yayınevleri telif hakkını almak için sıraya girerdi. Kürt olması da ezilen bir ulusun yazarı olması dolayısıyladır. Yaralı ve parçalanmış bir coğrafyanın yazarı da maalesef yaralıdır. Herşey bir yana, söz Hasan Bildirici'den açılınca ‚ya bırak onu‘ diyen ‚yurtseveler‘ imizin sayısı hiçte az değil… Bunu diyen ‚yurtseverlerimiz‘ e doğrusu ‚madam o gereksiz sen gerekli birşey yaz diyemiyorsun. Aslında diyorsun da pek etkisi olmuyor. Burda Bildirici'nin yazarlığı tartışılmıyor. Bir tek Kürtlerde böyle bir tarz gördüm. Zira sayın Bildirici başka bir ırka ait olsaydı (herhangi bir ulusta olabilir) eminim ki konumu çok dafa farklı olurdu. Konu bu olmadığı için kısaca geçiyorum…) Bayan Maria diye birinden ve Ahmet Zana adlı bir sürgünde yaşayan bir Kürtten sözediyordu. Ne alaka dedim içimden. Dönüşü olmayan Yol nerde Bayan Maria nerde…

Neyse kitabı en kısa zamanda sipariş ettim, okumaya başladım. Sabah işe gitmem gerekiyordu, o yüzden okumaya başlayıp başlamama arasında gidip geldim. Bildirici'nin kitabını okuyanlar bu gel gitlerime anlam verebilirler. Bildirici'nin deyim yerindeyse çok ‚saldırgan‘ bir tutumu var! Kitabı okurken ‚madem başladın bitirmeden bırakamazsın‘ der gibidir kitap. Uykusuz da kalmış olsam kitabın yaprakları nerde başladı, nasıl bitti bilmiyorum. Kitabı kapattıktan sonra titrediğimi hatırlıyorum…

Geçmişin Gölgeleri, 16 yıl cezaevinde yattıktan sonra İsviçreye iltica eden Ahmet Zana’nın bunalımlarını, açmazlarını ve içsel dünyasını anlatıyor. Bayan Maria ile olan tuhaf ve gizemli ilişkisini kitabın hemen her sayfasında bulmanız mümkün. İnsanı sürekli merakta bırakan, hayal dünyasını aşan ve tahmin edilemeyen noktalara götüren olağanüstü bir yapıt…

Kitabı her ‚sürgün‘ mutlaka okumalı. Her sürgünden bir parça var kitapta. Bayan Maria'nın sürekli geçmişine dönmeis... Yani bir dönem Albert adlı Yahudi bir gençle yaşadığı fırtınalı aşk ve sonrasında onu yitirmesi… 55 yıl boyunca bıkmadan, üşenmeden mezarına gitmesi. Dile kolay tam 55 yıl… Ahmet Zana'nın korkuları, ülkedeyken işkencecilere amansız direnen bir yoldaşını kansere kurban vermesi, bir arkadaşınında intiharı, diğer yandan aşk karşısındaki çaresizliği, ikilemleri…. sanal dünyanın sahtekarlıkları vb. şeylerle içiçe geçen sürükleyici bir roman…

Okumazsanız, çok şey kaçıracaksınız…

Yüreğine ve kalemine sağlık sayın Bildirici….

------------
Kurdistan-Post

28 Mayıs 2009 Perşembe

DELİL DOĞAN YOLDAŞA


Cirik Haci - FEZALİ
Cirik.Haci@gmx.de

DERSİM TEMAN KÖYÜ
DELİL DOGAN YOLDAŞA

Teman köyü orada Delil Doğan
Kurşunla vurdular yoldaşım seni
Alkanlar içinde hertarafın kan
Kurşunla vurdular yoldaşım seni

Kaçıncı gerilla Dersim dağında
Kan doldu dereler faşist ağında
Bir ölür binler yeşerir bağında
Kurşunla vurdular yoldaşım seni

Neler yaşadın Dersim dağı söyle
Kaç yiğide sen kefen sardın böyle
Anıt, tarihsin artık şehir, köyle
Kurşunla vurdular yoldaşım seni

Nice önder yiğit sardın koluna
Kurbanlar verdin özgürlük yoluna
Teslim olmayan sığındı dalına
Kurşunla vurdular yoldaşım seni

Selam olsu yüce komutan Delil
Kanın yerde kalmaz inan onu bil
Fezalim Haci yolunda açan gül
Kurşunla vurdular yoldaşım seni

27 Mayıs 2009 Çarşamba

MİZAHLIK BİR ÖYKÜ GAZİANTEP



Hüseyin Habip Taşkın
habibtaskin@gmail.com


Mizahlık bir öykü Gaziantep’te yaşandı. Bazı insanlar alkol alınca kafası hafiften çakır olur ama sarı sendikalarla, işveren örgütleri halka içmeden kafayı buldurma tekniğini ilerletmişe benziyor dersek yanlış olmaz.

Türk-İş, Hak-İş ve Kamu-Sen’in TOBB, TİSK ve diğer patron örgütleriyle krize çare bulmak gerekçesiyle el ele verip başlattıkları ve TOBB Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu tarafından kamuoyuna duyurulan “Eve kapanma, pazara çık” kampanyası Gaziantepli işçileri kızdırdı.

Hiçbir emekçi işçi eve kapanmıyor. Ne yazık ki, sermaye çevreleri emekçi işçilerin ve yoksulların boğazını sıkmaya devam ederken, sarı sendikalarda onlara çanak tutarken, IMF’nin, ABD’nin ve AB’nin dayatmaları sonucunda iktidar partisi ya da koalisyon partileri ülkemizi karanlıklara doğru götürüyor.

Aldıkları ücretle ayaklarına çorap alacak durumlarının olmadığını belirten Gaziantepli işçiler “Daha fazla harcamamızı istiyorlarsa ücretlerimize zam yapsınlar” diyor. Aldıkları 500–550 lira ücretle eve ekmek götürmekte zorlanan işçiler “Kira, elektrik, su parasını çıkınca 200–250 TL kalıyor. Bununla nasıl pazara çıkacağız” diye soruyorlar.

Koltuklarında oturan ve halkın arasına karışmayanlar, kendilerini üst tabakadan gören zenginler, “burjuvalar” İşçilerin “proleterlerin” yoksul halkın halinden nasıl anlayacaklar. Yangın sermaye çevresinde değil, halkın can damarındadır. Ekonomik, kültürel ve sosyal yaşamları birer birer gasp edilmiş ve çıkan yasalar hep sermayeden yana çıkmıştır. Ülkemizde gerçek olarak işçi sınıfını temsil edebilecek bir sendikadan söz etmek yanlışlıklar içerir ve alınacak kararlarda hep yanlışlıklar üzerine kurulur gider.

Gaziantep’te Mezarlık Kavşağı’nda işe gitmek için servis beklerken görüştükleri işçilerle yapılan konuşmalarda; işten atılmasalar da krizin kendilerini etkilediğini ve geçinmekte zorlandıklarını söylediler. Asgari ücrete çalıştığını belirten Oktay Çelik kira, elektrik, su parasından sonra geriye kalan 230 lira ile pazara çıkmasının imkânsız olduğunu ifade etti. Ekmek parası bile bulamadıklarını anlatan Çelik “Ayağımıza ayakkabı, çorap alacak paramız bile yok” dedi. Altı ay önce işe başladığını, bu güne kadar sadece iki aylık ücret ödendiğini, fazla mesai ücretinin de verilmediğini belirten Veysel Avşar ise “Kira ve benzeri ev giderlerinden sonra bana 225 TL kalıyor. Aylardır evime bir kilo sebze alamıyorum. Kampanyayı başlatanlar 225 lira ile kendileri pazara çıkabiliyorlar mı acaba?” diye sordu.

“Eve kapanma, pazara çık” kampanyasını düzenleyenlerin karınları tok, sırtları kalın olduğu bellidir. Asgari ücretli kölelerin yaşamları her yönüyle zordur. Bu ülkenin birde işsizleri var. Gizli işsiz dediğimiz öğrencileri var. Belirli kesim saltanat içinde, evet onlar lüks mağazalardan alış veriş yapabiliyorlar. Restoranlarda yemek yiyebiliyorlar. Hafta sonu tatillerini istedikleri yerde geçirebiliyorlar. Aklınıza ne geliyorsa onlar her olanaktan faydalanabiliyorlar.

Milletvekillerimizin maaşlarına zam yapılacağı zaman, ayrıca diğer olanaklardan faydalanmak için vekillerimizin elleri canla başla havaya kalkar. Diğer yüzünde asgari ücretli kölelerin maaşlarına ya da emekliye, memura zam yapılacağı zaman vekillerimizin ellerinin kalkıp kalkmadığı belli olmadığından zam denilen varlık bir türlü yerini bulmaz. Yetkili ağızlar laf birliği etmişçesine; “elimizden gelen budur” demeye getirmektedirler. Bu anlamda yukarıdakilerle aşağıda yaşayanlar arasında büyükçe bir uçurumun olduğu hiç kimselerin gözünden kaçmıyor.

Ülkemizin genelinde ev kiraları birbirini tutmaz. Kimi yerlerde yaşam standartları daha yüksektir. Özünde asgari ücret kölelerinin aynı yaşamın çilelerini birlikte çektikleri bir gerçektir.

Kendi yaşadığım ilçede bildiğim tanıdığım birkaç kişi aileleriyle başka ilçelere göç ettiler ve acı olanda oralarda ev kiraları ile sebzelerin biraz daha düşük olmasıdır. Yaşadığım yerde ev kiralamak istiyorsanız 90- 100 metre kare olan evler 500- 550 arasındadır. Diyeceksiniz ki, asgari ücretli köleler burada nasıl yaşıyor? Babadan, anneden miras yoluyla kalma evler. Karı kocanın ve çocuklarının birlikte çalışmasıyla ödenen ev kirası ve geriye kalan para ile yaşamların sürdürülmesi… Anne, babanın desteğiyle bir ev alınması…

Gaziantepli işçilerle yapılan söyleyişe devam edelim; “Krizden dolayı ücretsiz izne çıkarıldık. Bu bizi ekonomik olarak 3–4 ay geriye götürdü. Kendilerinin söylediği gibi pazara çıkacak durumda değiliz. Eğer daha fazla harcamamızı istiyorlarsa ücretlerimize zam yapmaları gerekir” diyen Soner Koçuşağı şu anki ücretleriyle daha fazla harcama yapmanın mümkün olmadığını söyledi. Patronları krizi bahane ederek çalışan işçilerin ücretlerinden kesintiye gittiğini, ücretlerin düzenli ödenmediğini ifade eden Mehmet Emin Yalçınkaya da mecbur kalmazsa çarşıya çıkmadığını belirtti.

Mizahlık bir öyküde emekçi işçilerin anlatımları ile ülkemizin durumu hakkında bilgi vermektedir. Emekçilerin krizi olmadığı halde faturaların acı bilânçosu hep birlikte çekmekteyiz. Sermaye krizi bahane ederek, işten çıkartmaları hızlandırırken, emekçilerin gasp edilen hakları hepten yok edilmektedir. Örgütsüzlüğün vermiş olduğu dağınıklık sermaye cephesinin işine yaramaktadır. Böylelikle bizlerle kafa bulmaktadırlar. Onlar şunu çok iyi bilmektedirler. Asgari ücretle yaşanmaz. Gün onların günü çünkü biz hala tepkisiz kalmaya devam ediyoruz. Çıkan seslerimiz ise duyulmuyor. Fazla söze gerek var mı?

25 Mayıs 2009 Pazartesi

Ahmet Dere’nin İki Kitabı Çıktı





Haber: Pakize Aslan

zilanferase@hotmail.com

Uzun bir zamandan beri Avrupa’da Kürt Diploması faaliyetlerini yürüten Ahmet DERE yazdığı ilk kitabında Avrupa Birliği kurumlarıyla ilgili bilgiler, bu kurumların Kürt Sorununa olan yaklaşımları, Kürtlerin Avrupadaki Diplomasi faaliyetlerinin kısa tarihini ve pratik tecrübelerini anlatmıştır. Kürtçe yazdığı kitap « Avrupa Birliği ve Kürt Gerçekliği » ismini taşımaktadır. Mezopotamya Yayınları tarafından Şubat ayında çıkan kitap Avrupa’daki kürt derneklerinde bulunabilir.

Yazar Ahmet DERE bu kitabında aynı zamanda Legal Kürt kurumlarının diplomasi çalışmalarını, bu alanda yaşadıkları zorlukları ve AB nezdinde yaptıkları faaliyetlere de yer vermiştir. Araştırma ve Analiz biçiminde yazılan bu eser Kürtçe olmasıyla kendi alanında ilk olduğunu bellirtmek gerekiyor.

Kitabın başlıklarından bazıları şunlardır :

-- YEKÎTIYA EWROPAYÊ

-- KURD Û YEKÎTIYA EWROPAYÊ

-- KONSEYA EWROPAYÊ

-- CUDAHIYA DEWLETÊN ALMAN Û ÎNGILÎZ

-- DI ROJEVÊN YE DE KURD

-- PÊVAJOYA GUFTUGOYAN

-- AMERÎKA-YEKÎTIYA EWROPAYÊ Û KURD

-- KARÊ DÎPLOMASIYA KURDAN Û LOBÎ

-- PÊVAJOYÊN AGİRBESTAN Û YE

-- Kronolojî



Ahmet DERE’nin ikinci Kitabı Yunanca Çıktı

Ahmet DERE'nin ilk kitabi "Yekîtiya Ewropayê û Rastiya Kurd" Mezopotamya Yayinlarindan çikmisti. Ikinci kitabı ise Nisan ayının başında Yunanistan’da Gordios Yayınevinden çıktı. « Inkar Edilemeyen Halk, Kürtler » adını taşıyan bu kitap 2007 ve 2008 yıllarında ve Türkçe olarak kaleme alınmıştır. Gordios Yayınevi tarafından yapılan öneri üzerine yazılan bu kitap çalışması aynı yayınevi tarafından da yunancaya çevirilmiştir. Önsöz ve Giriş bölümleriyle birlikte toplam 260 sayfadan oluşup Gordios yayınevi tarafından Yunanistan ve Kıbrıs’ta dağıtılmaktadır.

Kitabın ön kapağında MED İmparatorluğu döneminde gücü sembolize eden iki başlı Aslan ve savaşı sembolize eden kalkan, aynı zamanda Kürdistan Ulusal Kongresinin de amblemi olan sembolü yer almaktadır.

Gordios yayınevi ve Atina Kurt Kultur Dernegi tarafindan 24 Haziran gunu Atina’da bir konferans duzenlenerek Ahmet DERE’nin bu ikinci kitabı tanıtılacaktır.

Yayinevi Tel: +302108252279

gordionsbooks@yahoo.gr

4 bölümden oluşan kitabın bölüm başlıkları şunlardır :

Bölüm I:

-- KÜRTLER KİMDİR

Bölüm II:

-- ORTADOĞU VE KÜRTLER

Bölüm III:

-- KÜRTLER VE AVRUPA

Bölüm IV:

-- ULUSLARARASI SAVAŞ HUKUKU

Bölüm V:

-- KÜRTLER VE BALKAN HALKLARI

24 Mayıs 2009 Pazar

SANATIN OLUŞUMUNA SEBEP OLAN UNSURLAR NELERDİR?



Hasse Gawé / Ressam

Sanatın oluşumuna sebep olan /etkili olan unsurlara sade bir şekilde maddeler şeklinde değinmek istiyorum. Sadece bu sebeplerin açılımında, alttaki yazımdaki amaç, hayatımızda her şekilde etkili olan sanatın ve sanatçının bir toplumun oluşumunda ve de kendi iç ivmesindeki dönüşümleri ve gelişimlerine değinmeye çalışıyorum; aynı zamanda tekelcilerin niçin sanatçılardan şüphe ile baktıklarının sebeplerini kısaca belirtiyorum.

1. DİN, 2. EKONOMİ, 3. SİYASİ OTORİTE

Ekonomi geliştikçe kişilerin sanat eserine olan ilgisi artıyor. Ve çeşitli sanat kolları ortaya çıkıyor. Teknolojinin gelişmesi ile bazı sanat kolları ortadan kalkıyor. Mesela hat sanatı, tespit sanatı. Teknolojinin gelişmesi ile sinema ve fotoğraf gibi yeni sanat kolları ortaya çıkıyor. Döküm kaynak teknolojisinin gelişmesi heykel sanatının gelişmesine sebep oluyor. Demir betonun kullanılması biçim değişikliklerine sebep oluyor. Alım gücü arttığı için sanat eseri için bir Pazar kuruluyor. Sanat eseri ve sanatçı devlet tarafından korunuyor. Burjuva kesimi sanatçılara destek veriyor. Devlet resim sergileri açıyor. Ekonominin gelişmesi ile sanatçılar maddi bakımdan destek buluyor.

Siyasi otorite sanatı nasıl etkilemiş? Sanatçının görevi toplumu aydınlatmaktır. Siyasiler bunu biliyor. Sanat her kesime hitap ettiğine göre siyasiler zaman zaman kendi fikirlerini benimsetmek için sanattan yararlanma yoluna gidiyorlar. Bu daha çok baskıcı yönetimlerde görülüyor. Eğer sanatçı siyasinin istediği eseri yapmazsa sanatçı cezalandırılıyor. Rejimin baskısına karşılık farklı sanat kolları ortaya çıkıyor. Siyasi mizah, taşlama, hiciv vb.

Din ve sanat : sanatın ortaya çıkışı din ile oluyor. Tanrıyı insan olarak düşündükleri için onları insan şeklinde çiziyorlar. Dinde değişmez belirli kurallar vardır. Sanatta ise kurallar sanatçıyı sınırlar. Bu yüzden sanatta kisiye göre değişebilir.

Ahlak ve sanat : ahlak bir toplumdaki kültürden meydana gelir. Sanatın ahlaka aykırı yapılması söz konusu olamaz. Sanatci yaşadığı toplumun kurallarına uyarak eser ortaya koyar.
Bilim ve sanat : sanat güzele ulaşmayı amaçlar. Öznel bir nitelik taşır. Çünkü ortaya konan sanat eserinde sanatçının bir yorumu söz konusudur. Sanatçı gerçeği aynen aktarmaz. Gerçeği değiştirerek ortaya koyar. Bilim ise gerçeklere ulaşmayı ve onları araştırıp ortaya koymayı amaçlar. Gerçeğin aynen ortaya konması söz konusudur.

Sanat ve teknik : teknik insanlarca faydalı olanı ulaştırmayı amaçlar. Sanatta ise estetik duygusunu uyandırmak esastır.

Sanat ve coğrafya : sanat faaliyetleri yaşanılan coğrafyanın durumundan etkilenir. Sanat adamı yaşadığı coğrafyadan mutlaka etkilenir.

Sanat ve uygarlık : sanatı iyice anlayabilmek için tabiatı çok iyi incelemek lazımdır diyor. (aristo) eski çağlarda insan yaşama sanatını öğrenmiştir. Örnek olarak mağaralara çizilen resimler . yaptıkları çanak çömlekler üzerine süsler yapıyor. Faydalı ile güzel farkı ilk devirlerde algılanmıyor. Sanat ile zanaat arasındaki ayrım anlaşılmıyor. Günümüzde bunun önemi ön planda. Faydalı olan ön plana çıkıyor. Elbisenin ısıtması ön plana çıkıyor.

23 Mayıs 2009 Cumartesi

AMERİKAN RÜYASINDA EĞİTİM SİSTEMİMİZ

Hüseyin Habip Taşkın
habibtaskin@gmail.com


"Böylelikle eğitim sistemimizin nasıl felç olduğunu görürken, geleceğimizi emanet edeceğimiz bizim çocuklarımızın durumları yanlış politikaların yanlış sonuçlarıyla iç açıcı olmadığını bilmekteyiz..."


Geçmiş yıllarda Adnan Menderes ile Süleyman Demirel ABD’nin yanında yer almıştı. Kimisi ülkemizi küçük Amerika yapma yolunda kollarını sıvadı. Kimileride Moskof tohumumu olacağız diyerek canım Amerikancılık yapmıştı. Amerikan süttozlarını ilkokulda, ortaokul ve lisede öğrencilere içirtilirken, Amerikan hayranlığını bir yandan yaymaya çalışıyorlardı.

Gelen iktidar ve muhalefet partileri de aynı yolu izleyerek Amerikan rüyasında yerlerini aldılar. Birde AB’ ye girelim sevdası başladı. Oysa yediğimiz kazığın haddi hesabı yok! Ben sizlere ülkemizin yer üstü ve altındaki zenginliklerimizin nerelere buharlaşıp uçtuğunu anlatmayacağım. Eğitim sisteminde Eğitim-senin okullardaki yapmış olduğu anketten söz edeceğim. Nede olsa ısrar ve dayatmalarla küçük Amerika oluverdik.

Eğitim-Sen, okullarda yaşanan şiddetin boyutunu tespit edebilmek amacıyla bir anket çalışması düzenledi. Anket öğretmenlerin gözüyle okullarda ve öğrenciler arasında yaşanan şiddeti yakın plana aldı. Türkiye genelinde 1010 öğretmen üzerinde uygulanan ankete katılan öğretmenlerin yüzde 15,4’ü kadın, yüzde 84,6’sı erkek. Ankete katılanların yüzde 60'ı ilköğretimde, yüzde 23'ü mesleki ve teknik ortaöğretimde, yüzde 16,9’u da genel ortaöğretim kurumlarında görev yapıyor.

Bu anket bizim gerçeklerimizdir ve yanlış yönlendirmelerin, başka ülkelerin eğitim sisteminin çarpıkta olsa ülkemize uygulanmasıdır. Her yıl müfredat denilen işleyiş değişmektedir. Ders kitapları da değişirken, bilimsellikten uzak ezbere dayalı ve kişisel menfaatler üzerine kurulu kapitalizmin eğitim sistemini uygulanmaya çalışılmaktadır.

Yapılan araştırmaya göre, öğrencilerin yüzde 74,9’u şiddet uygularken, öğretmenlerin yüzde 23'ü de öğrencilerinden şiddet görüyor. Eğitim sistemimiz, iktidara gelen hükümetlerce ileriye dönük beş yıllık plan ve projeler eğitimciler tarafından hazırlanmadı. Hükümetlerin kendi düşüncelerine dayalı yarım yamalak geçici işleri yoluna koyarak bu yıl geçsinde nasıl geçerse geçsin mantığı hâkimdi.

Amerikan okullarında da şiddet yaşanırken uyuşturucu ve diğer kötü alışkanlıklar da yaşanmaktadır. Ülkemizin okullarında da aynı olaylar yaşanmaktadır. Anketin içimizi karartan diğer bölümlerine bir göz atalım; Öğrencisi tarafından şiddete maruz kaldığını ifade eden öğretmenlerin yüzde 65,1’i sözlü şiddete maruz kalırken, yüzde 16,9’u psikolojik şiddete, yüzde 14,4’ü ise fiziksel şiddete maruz kalıyor. Öğretmenlerin yüzde 3,6’sı ise öğrencileri tarafından cinsel şiddete uğradığını açıkladı.

Böylelikle eğitim sistemimizin nasıl felç olduğunu görürken, geleceğimizi emanet edeceğimiz bizim çocuklarımızın durumları yanlış politikaların yanlış sonuçlarıyla iç açıcı olmadığını bilmekteyiz.

Öğretmenlere göre öğrencileri şiddete iten en büyük etken ise, yüzde 33,6 ile öğrencinin ailesinden ya da çevresinden şiddet görmesi. Bunu yüzde 31,7 ile ebeveynlerin ilgisizliği, yüzde 16,8 ile mafya, aksiyon, korku filmleri ya da dizileri, yüzde 8,7 ile eşlerin ayrı olması, yüzde 4,9 ile bilgisayar oyunları, yüzde 3,7 ile yoksulluk takip ediyor.

Araştırmaya göre, öğrencilerin yüzde 83,8’i atari salonlarına ya da internet kafelere gidiyor. Atari salonlarına ya da internet kafelere gitmeyen öğrencilerin oranı ise sadece yüzde 16,2’de kaldı.

Ankete katılanlara göre öğrencilerin yüzde 85'i fiziksel şiddeti yumruk atmak, kafa atmak gibi bireysel güç kullanarak gerçekleştiriyor. Öğrencilerin yüzde 12,9’u kesici aletlerle, yüzde 1,6’sı sopayla, yüzde 0,5’i de silahla şiddet uyguluyor. Araştırmaya göre, öğrencilerin yüzde 43'ü okula geliş-gidişlerinde bıçak, kelebek, ustura, jilet gibi kesici alet taşıyor.

Ankete katılan eğitimcilere göre; öğrencilerin yüzde 84'ü şiddeti arkadaşlarına, yüzde 13,6’sı herkese, yüzde 2,1’i öğretmenlerine uyguluyor. Eğitimcilere göre öğrenciler şiddeti en çok okul çevresinde uyguluyor. Ankete katılanların yüzde 47,5’i öğrencilerin şiddeti okul çevresinde, yüzde 23,4’ü okulda, yine yüzde 23,4’ü sokakta uyguladığını söylüyor. Bu soruya diğer yanıtını verenlerin oranı yüzde 5,7 oldu.

Eğitimcilerin yüzde 91,2’si madde bağımlılığının şiddeti tetikleyen etkenlerden birisi olduğunu düşünüyor. Ankete katılanların yüzde 77'si şiddet uygulayan öğrencinin okulda başarı düzeyini "başarısız" olarak tanımlarken, yüzde 22,3’ü vasat olarak tanımlıyor. Bu soruya başarılı yanıtını verenlerin oranı ise sadece yüzde 0,7’de kaldı.

Şiddet uygulayan öğrencilerin yüzde 76,2’si ise alt gelir grubunda yer alıyor. Şiddet uygulayan öğrencilerin yüzde 20'si orta gelir grubunda bulunurken, yüzde 3,8’i de yüksek gelir grubuna sahip.

Eğitimcilerin yüzde 75,3’ü şiddete yatkın öğrencinin kişilik yapısını saldırgan diye tanımlarken; yüzde 11,4’ü içe kapanık, yüzde 7,7’si soğukkanlı, yüzde 4,6’sı sosyal, yüzde 1'i de çekingen olarak tanımlıyor.

Öğrenciler arasında en çok ise "tehdit" sucu işleniyor. Öğrencilerin yüzde 70,3’ü tehdit, yüzde 9,7’si yaralama, yüzde 9,3’ü taciz, yüzde 5,4’ü hırsızlık, yüzde 2,8’i şantaj, yüzde 2'si gasp suçunu işliyor.

Öğretmenlerin yüzde 47,5’i disiplin yönetmeliklerinin yetersizliğinin öğrencileri şiddete teşvik ettiğini düşünürken; yüzde 33,5’i öğrencilerin sosyal ve sportif aktiviteler yapabileceği mekânların yetersizliğinden şiddetin ortaya çıktığına inanıyor. Öğretmenlerin yüzde 12,1’i ise rehberlik sistemindeki eksikliklerin, yüzde 4,4’ü okul yönetimine yeterli kaynak aktarılmaması, yüzde 2,4’ü de derslerin boş geçmesinin öğrenciyi şiddete teşvik ettiğini savunuyor.

Ankete katılan eğitimcilerin yüzde 45,2’si ise okulunda özel güvenlik ya da kamera sistemi olduğunu, yüzde 54,8’i okulunda özel güvenlik ya da kamera sistemi olmadığını açıkladı.

Türk Eğitim-Sen Genel Başkanı İsmail Koncuk; "Ortaya çıkan manzara okullarda şiddet konusunda alınan önlemlerin ne denli yetersiz olduğudur. Okullarda disiplin yönetmelikleri yetersizdir. Çoğu okulda güvenlik önlemi yoktur. Rehberlik hizmetleri ihtiyaca cevap verememektedir. Kalabalık sınıflar, boş geçen dersler şiddeti tetiklemektedir. Medyada yer alan şiddet içerikli görüntüler, haberler, dizi ve filmler öğrenci için olumsuz davranış oluşturmaktadır. Okullarda öğretmenin etkinliğinin son yıllarda azaltılması öğrencinin şiddeti rahatlıkla uygulamasına zemin hazırlamaktadır. Okul çevresinde sıkı gözetim yapılmamakta, okul önlerindeki, köşe başlarındaki seyyar satıcılar tam anlamıyla denetlenmemektedir. İşte tüm bunlar şiddetin uygulama alanı bulmasına yol açmaktadır. Önlemler hızla alınmazsa okullar çete yuvasına dönecek, eğitim kurumları eli silahlı, sopalı çocuklarla dolup, taşacaktır."

Bu olanlar bir sistem sorunudur. Ankette yazılanlara katılmamak elde değildir. Ülkemizin ekonomik, sosyal, kültürel sorunları da iflas etmiştir. Bu halkaların hepsi birbirine bağlıdır. Bunların düzelmesi için Emperyalizmin ülkemizdeki tüm varlığını silmemiz gerekir. O da örgütlü bir güçten geçer. İlk önce insan sevgisini, bilincini taşıyarak kitlelere paylaşımı, kardeşliği ve sınıf mücadelesini vermemizden geçer. Eğitimde fırsat eşitliği olmadığı gibi yoz kültür verilmektedir. Öğretmen kalitesi düşerken, eğitimin kalitesi de birlikte düşmektedir. Bu işler bilinçlice Kapitalizm tarafından yapılmaktadır. Dikkat ederseniz ülkemizi yönetenler hala Amerika ve AB rüyasıyla hareket ediyor ve yapılan işlerin yansımalarıyla bizim altımız oyulmaya devam ediyor.

22 / 05 / 2009

21 Mayıs 2009 Perşembe

DUYGULARA SAHİP ÇIKMAK!


Faiz Cebiroğlu



"...İşgalin yarattığı korku, acı ve öfke, geleceğin umudu ve coşkusuyla birleşiyor. Böylesi içsel bir öz-güven ile duygularını ifade ediyorlar. Bu öz-güvenle biz “buyuz” diyorlar. Bu öz-güvenle, geleceğin “kaliteli çocukluk ve kimlikliklerini” kuruyorlar..."



Duygular, önemlidir. Duygulara sahip çıkmak ve bunları korumak çok önemlidir. Zira duygu / duygular “çekirdeğimizdir”; ve var oluşumuzun kalitesi oluyor. En zor koşullarda, işgal altında, duygularını ifade eden Kürt çocukları böylesi bir önemin bilincine varmışlar. Bastırılmış çocukluk, kimlik ve duyguları kurtarmak için bu bilinçle mücadele ediyorlar. Bu bilinçle, Türkiye’de “sömürge” kafalı aydın, eğitimci ve psikologlara insanlık dersi veriyorlar! Duygularına sahip çıkıyorlar. Önemlidir.

Duygular, önemlidir!

Duygulardan yoksun insan ya da duygularını hissetmeyen insan “taş insan” oluyor. Taş insan, taş insandır. İlkeldir. İnsanlar için zulümdür! Örnek olsun, Orta Asya’dan gelip, Kürdistan’ı, Anadolu’yu işgal eden Cengiz, Timur ve Moğol sürüleri, “taş insanlar” oluyor: Vahşiliktir!

Dünün vahşiliği, bugünde devam ediyor. Kemalist Cumhuriyet’in, Kemalist Cengiz, Kemalist Timur, Kemalist Moğol sürüleri, Kürt halkını hiç bir statüye tabi tutmayarak, onları tarihten silmek için uğraştı, uğraşıyor. Yıllardır insanlar, Kürdistan’da, fiziki ve ruhsal olarak “tutsak” altında tutuluyor. Burada küçük / büyük... hiç bir ayrım yapılmayarak, 7 – 10 yaşlarındaki işgalin çocuklarına, Kürt çocuklarına dahi bombalar atılıyor; üzerlerine panzerler sürülüyor.

Panzerler sürüluyor ama Kürt çocukları; “Panzerler üstümüze kalkar / Armut çiçeğindeyiz” diyor. Duygularına sahip çıkıyorlar. Kuşatılmış çocukluk ve kimlik ortamında, Armut çiçekleri, “çekirdeklerine” sahip çıkıyor.

İşgalin çocukları, Kürt çocukları,“kim olduklarını”, duygularda anlıyor; duygularda hem kendilerini, hem de başkalarını anlıyor.

Duygular, önemlidir. Böylesi zor koşullarda duygulara sahip çıkmak ve bunları korumak önemlidir. Duyguların işgal altında tutulduğu bir ortamda ve yaşanan bunca zulüme karşı, Kürt çocukların kendi duygularını tanıması ve bunları işgal meydanında Kemalist işgalcilerine karşı “sergilemesi” çok önemlidir! Yaratılan korku ortamında “öfkelerini” dile getiriyorlar. Yaratılan korku ortamında, “coşku” ve “umutlarını” sergiliyorlar.

Kemalist Cengiz, Kemalist Timur, Kemalist Moğol sürülerinin işgalin çocuklarına, Kürt çocuklarına saldırmaları bundandır.

Peki nereye kadar?

Baskı, zulüm ve işgal bir halkı susturmaya yeter mi?

Anlaşılan, son Kürdistan sahasında yaşanan ve Kürt çocuklarının başlatmış olduğu “intifada”, Kemalist işgalcilere korkular yaşatmıştır.

Ama korkunun ecele faydası yok.

İşgalin çocukları, Kürt çocukları duygularına sahip çıkıyor. İşgalin yarattığı korku, acı ve öfke, geleceğin umudu ve coşkusuyla birleşiyor. Böylesi içsel bir öz-güven ile duygularını ifade ediyorlar. Bu öz-güvenle biz “buyuz” diyorlar. Bu öz-güvenle, geleceğin “kaliteli çocukluk ve kimlikliklerini” kuruyorlar.

Kürdistan’da duygulara sahip çıkmak bu oluyor. Budur.

Yazarlığıma dair



Hasan Bildirici


"En son aldığım giysinin faturası dört yıl önceye ait. Kaldığım şehirlerin restoranlarından, gece hayatından ve masraf gerektiren eğlence mekanlarından uzak durdum. Yaşadığım İsviçre şehrinin hiçbir Kürt restoranı beni tanımaz. 16 yıldır beni çok görmek isteyen ablama bir uçak bileti bile alamadım...”



Basıldığı günden beri ilgiyle okunan Dönüşü Olmayan Yol adlı romanımın ikinci cildini bitirdim. Kürt çocuklarının inanılmaz fedakarlıklar içeren özgürlük mücadelesini tek cilde sıkıştırmak mümkün olmadı. Öyle anlaşılıyor ki, ikinci ciltte yetersiz kalacak. Dönüşü Olmayan Yol kitap dizisini, üçüncü kitap olan “Uçurum Atlıları” ile tamamlayacağım. Üçüncü kitap büyük ihtimalle, zaman olarak PKK Genel Başkanı Öcalan’ın tutsak alındığı yıllara gelip dayanacak.

Üç dizilik kitap serisiyle Kürt çocuklarının özgürlük düşlerini ve direnişlerini gücüm ve yeteneğim oranında edebiyatın kaydı altına almış olacağım. Gerisi geleceğin Kürt nesilleri açısından kolaydır. İstedikleri an bu kitapları yetkin bir şekilde Kürtçe’ye çevirebilirler. Bu kitaplar zaten Kürdistan’ındır. Kürdistan’ın ana toprağı gibi helaldir.

Dönüşü Olmayan Yol’un ikinci cildini son okuma için açtığımda çok hevessiz olduğumu hissettim. Defalarca denediğim halde birkaç sayfa bile ilerletemedim okumayı. Cümleler dağ gibi önüme dikildi. Yazdıklarımı beğenmedim. Bir çöküntü gibi yıkılıp kaldım.

Tıkanmıştım, zaten ne zamandır tıkandığımın ve bir çıkış aradığımın farkındaydım. Ben tıkanıklarımı hep Kürdistan halkı ve dostlarımızla tartışarak aştım.

Bir kitap nasıl yazılır, nasıl basılır, okurlara nasıl ulaştırılır?

Bunların değişik yolları var. Ancak en klasik yol şudur: Yazar, kitabını bir yayıncıya götürür. Yayıncı inceler. Beğenip basarlarsa yazara telif hakkı öderler. Öderler veya ödemezler. Yol bu. Ben bu yolun en büyük mağdurlarındanım. Değişik yayınevlerinde basılmış ilk dört kitabımın bir örneği bile bulunmaz kitap piyasasında. Basıldıktan birkaç ay sonra tükenmiş, tükendikleriyle kalmışlardır.

Sürgünde bir yazar için bu yolun bir sevinci ve heyecanı da yoktur. Sen sürgündeyken ülkede basılan kitabın nasıl dağıtılır, kimler ne düşünür, ilgi nasıldır bilemezsin. Sonra yasaklanır kitap. Kitap ülkede kelepçeli kalır, sen sürgünde...

Dönüşü Olmayan Yol’un ilk cildini Doz Yayınları bastı. Kitap yayınevini üç yıla mahkum etti. Telif hakkım olan iki yüz adet kitabı yayınevi bana gecikmesiz gönderdi. Daha sonra yayınevinde istediğim dört yüz adet kitaba 3 bin euro para ödedim. Yüzde kırk indirimli olduğu halde bu parayı ödedim. Ödemek zorundaydım. Yazar olmak, yayınevinden istediğim kadar kendi kitabımı çekme hakkı tanımaz bana.

Avrupa ve dünyanın değişik ülkelerindeki arkadaşlara kitap ulaştırabilmek için kendi kitaplarımı satın almak zorundaydım. Sağ olsunlar, çoğu arkadaş gönderdiğim kitap paralarını iletti, fakat kitap isteyen 200 kişiden 50 kişi kitap paralarının üstüne yattı. O durumda kırıldım, kendimi aldatılmış hissettim...

O kişilerin listesini adresleriyle birlikte çıkarıp masamın üstüne koydum. Beni bir daha aldatmamaları için yaptım bunu.

Bu sorun değil, bu tür şeyler kolay atlatılır.

Fakat atlatamadığım ve altından kalkamadığım durumlar var. Bu kitap karmaşasından kurtulmak için kitapları artık kendi olanaklarımla basmaya karar verdim. Son Mektup, Şervan 2. Baskı, Geçmişin Gölgeleri ve Pusu adlı kitaplarımı kısıtlı olanaklarımı zorlayarak bastırdım. Bu kitapların bana maliyeti 6 bin euro civarında bir paraya mal oldu. Baskı paralarının yarısını ödedim. Kalan yarısını yeni basılan kitapların satışından gelecek paralarla ödemeye çalışıyorum...

Bıktırıcı, sıkıntılı, bunaltıcı bir uğraş... Devleti, statüsü, destekleyeni ve koruyanı olmayan sürgünde bir Kürt yazarının, sürekli üretmek isteyen bir yazarın trajedisi aslında.

İsteyenlere internet üzeri ulaştıracağım 100-200 kitap parasıyla eski kitapların matbaa giderlerini karşılayıp, yeni kitaplara kaynak yaratmaya çalışmanın aslında umutsuz ve bıktırıcı trajedisini hep yaşıyorum.

Her yazımın altında kitap duyurusu yapmam bundandır aslında.

Bu tarzla ancak buraya kadar yol alabildim.

Dün gece kitabımın son okumasını yaparken kendime acıdım. Hep çalıştım, uykumu birkaç saate indirdim. Yemek masraflarım az olsun diye mağazaların kapanış saatlerine koşup indirimli yiyecekler aldım. En son aldığım giysinin faturası dört yıl önceye ait. Kaldığım şehirlerin restoranlarından, gece hayatından ve masraf gerektiren eğlence mekanlarından uzak durdum. Yaşadığım İsviçre şehrinin hiçbir Kürt restoranı beni tanımaz. 16 yıldır beni çok görmek isteyen ablama bir uçak bileti bile alamadım.

Buna rağmen kitap basım masraflarının altından kalkamadım. İnternet üzeri gönderdiğim birkaç yüz kitabın geliri bir sonraki kitabın masraflarını karşılamaya yetmedi.

Hapishanede de aynı koğuşlarda birlikte kaldığımız Selim Çürükkaya bir gün benim için kendi sitesinde şöyle yazmıştı.:

“Hasan Bildirici' yi çok yakından tanırım; Müthiş bir kalemi var. Gözü kör olsun feleğin, değeri bilinseydi Hasan'ın, bir gün edebiyat bayrağını dünyanın damına dikecek adam olacağı muhakkaktı.”

Evet Selim böyle demişti. Bir cümle de ben ekleyeyim. Kalemin müthişliği yetmiyor, kalemi benden daha yetkin kullanan dil ustaları var. Bir de büyük yürek gerekiyor. Büyük yürekle birleşmiş müthiş kalemin yıkıp geçmeyeceği set yoktur.

İmkansızlıklar... Beni ateş çemberi gibi kuşatan imkansızlıklar... Ne arşivim var, ne herhangi bir arşive girme olanağım var. Yazdığım kitapların çevresi bir tarafa, normal bir basım yapma olanaklarından da yoksunum. Bir yazar düşünün ki, mesleği gereği yeni çıkan romanları alacak ekonomik olanağı bulunmuyor....

Bir yazar düşünün kitaplarının yarısının piyasada tek örneği yok. Yine bir yazar düşünün kitaplarını kendi basıyor, taşıyor, ilanını veriyor, paketliyor, buna rağmen bir sonraki kitabına olanak yaratmada zorlanıyor...

Tarihte bir çok yazarın bu şekilde acı çektiği söylenir. Fakat acı çeken o yazarların aynı zamanda bir devletleri olduğu için vakti geldiğinde kendi devlet ve toplumlarının en saygın insanları olurlar... Nazım Hikmet öyle, Neruda öyle... Ancak bizim o şansımız hiç olmayacak. Vatanımızı gasp etmiş Türk devleti Türk sanatına, edebiyatına, kültür ve siyasetine yatırım yaparken bizler yetim olma özelliğimizi sürdüreceğiz... Ömürlerimiz yoksunluk ve takiple geçecek.

Siyasetçiler belki Türk parlamentosunun milletvekili olabilecek, ancak ulus hakkını isteyen hiçbir Kürt yazarı Türk devletinden destek görmeyecek; aksine, baskı ve şiddet görecektir... Onun için diyorum ya, ah devletsizlik... Bir Kürt devleti olduğu zaman kavga dövüş hiç olmaza hakkımızı isterdik. Bu devletle kavga ettiğimizde, ya sev ya terk et diyor.

O yok, bu yok, şu yok... Ancak ben hala yazıyorum ve tıkandım.

Tıkanıklığımı, Bazı Kürtlerin çok sık tekrarladıkları gibi Türk basın ve yayın olanakları ile Fethullahçı projeler kullanarak gidermek yoluna gitmem. Ben, Kürdistan halkının boyun eğmez asi bir yazarıyım. Irkçılıktan nefret ederim, fakat ilişkiye geçtiğin an seni benliğinle birlikte satın almayı deneyen Türk basın ve medya üç kağıtçılığından ölene kadar uzak duracağım. Ne basım için bir kitap göndereceğim, ne gazetelerine yazı yazacağım ne de herhangi bir destek isteyeceğim. Ben Kürdistanlıyım, orada doğdum, orada var oldum. Halkımla birlikte kavgalar tutuştum. Ya onlarla birlikte var olacağım, ya da usul usul yitip gideceğim... Sorunlarımı bu nedenle Kürdistanlılarla tartışıyorum.

Benim önümde üç kitap projesi var. Bu üç kitap projesi beni zorlayacak. Dönüşü Olmayan Yol 2, Dönüşü Olmayan Yol-Uçurum Atlıları ve kaybolmaması için binlerce makalemin en seçkinlerinden oluşturacağım Sürgün Yazıları... Bu üç kitabı tamamlayıp, dünya edebiyatına doğru yelken açmaya çalışacağım.

Bunu başaracak güç, kudret ve roman potansiyeline sahibim. Ben, Ermeni yıkıntıları üzerinde doğup büyüdüm. Çocukluğum, Van Gölü kıyılarındaki Ermeni yıkıntıları arasında geçti. Bu yıkık köylerin birinde, tam Van Gölü dalgalarının patladığı yerde bir köy çeşmesi vardı. Gölün hırçın zamanlarında dalgalara karışan çeşme, bir kadife kadar durgun zamanlarında açığa çıkardı. O çeşme bir Ermeni çeşmesiydi. O çeşmenin ait olduğu köyün yıkıntılarını çocukken tırnaklarımla kazırdım. Ermeni genç kızlarına ait takılar, taraklar bulurdum. Bir gün hala tütün kokan bir pipo buldum. Sonra bir çocuk ayakkabısı çıktı taşın altından. Delirdim, mahvoldum... Çocuk ayakkabısı sanki ağlıyordu.

Babama yitirilmiş köyün hikayesini sordum. Tersledi, sorma dedi. İnat edip ağladım, öğrenmek istedim:

“Lanet çocuk,” dedi. “Kabuk bağlamış yaraları neden kanatıyorsun! O köy, halkı öldürülmüş bir Ermeni köyüdür.”

İşte o zaman o yıkıntılardan korkup kaçtım. Fakat ovanın neresine gittimse taş altında bulduğum o çocuk ayakkabısıyla karşılaştım. O ayakkabı hep ağlıyordu. Sonra Paris’te çok yaşlı bir Ermeni kadın tanıdım. 1915 katliamında 13 yaşındaymış. Çok az Türkçe ve Kürtçe biliyordu. Yolu tam da, kimliklere plastik kapladığım caddeden geçerdi. Bir gün yanıma oturdu. Yaşlı yüzünü omzuma yasladı. Toprağım gibi kokuyordu kadın; annem gibi, ninem gibi, yengem gibi...

Katliamdan kurtuluş hikayesini anlattı.

“Katliam sırasında on üç yaşındaydım. Bütün ailem öldürüldü. Van Gölü civarındaki köyde külotumu çıkarıp elime aldım, ancak Antep’de giye bildim. Üç aylık yolculuk boyunca önüme çıkan herkes üstümden geçti. Canımı öyle kurtardım.”

Kızcağız sonunda İstanbul’a ulaşmış. Oradan da Paris’e... Paris’te bir kiliseye sığınmış. Ve o günden sonra bir daha erkek eli dokundurtmamış kendisine...

Bir yıl içinde çıkaracağım 3 kitabın ardından yazmaya başlayacağım roman bu. Belki büyük bir iddia olarak göreceksiniz, Ermeni katliamını en iyi onların yıkıntıları üzerinde büyümüş bir Kürdistan Yetimi anlatabilir.

Bkitabın adı “Ağlayan Ayakkabı” olacak. Küçükken, yıkık Ermeni köyünde bulduğum çocuk ayakkabısı ve Paris’te karşılaştığım Ermeni kadından hareket edecek romanın ön hazırlığı bile bir yıl sürer. Bütün Ermeni kaynaklarını taramak gerekiyor. Yaşadığım evin duvarlarını bu roman projesiyle çizmem gerekiyor... Son yıla ait dünya edebiyatının en önemli yapıtlarını okumam gerekiyor. Ve ondan sonra belki de ilk cümleye şöyle başlamak gerekiyor:

“1920 yılının ıslak bir Paris akşamında...”

Bu romanı tamamladıktan sonra çevri işleriyle kesin uğraşacağım. Kim bilir belki benim dünya edebiyatına girecek ilk kitabım bu olabilir. Bu aynı zamanda, Kürdistan halkının, katledilmiş kardeş Ermeni halkına mütevazı bir kültür armağanı olacak... Bir Kürt yetimin tuttuğu Kürdistan bayrağı, dünya edebiyatının doruklarında sonsuza dek dalgalanıp duracak. Eğer ağırlıklarımdan kurtulursam bunu başarabilirim.

Bu romandan sonra, eğer gasp edilmiş vatanım Kürdistan topraklarına gidebilmişsem; Zilan, Koçgiri, Dersim ve Şeyh Sait’i yazacağım. O vakitlerin son gözyaşlarını şimdinin özgürlük nehirlerine akıtacağım. Aylarca isyan dağlarında yatıp kalkacağım. Onların geçtiği vadilerden geçip, su içtikleri çeşmelerden içeceğim... Eski isyancılarla birlikte pusu atıp, pusu yiyeceğim... Ta ki, o dönemin ruhuna erene kadar... Ondan sonra da o kitapların ilk cümlesini yazamaya başlayacağım... O zaman muhtemelen ömrümün sonbaharı olacak... Bir Kürdistan yetimi, gelecek özgür Kürt nesillerinin belki de övünebileceği ve canları istediğinde kullanabilecekleri yirminin üstünde roman bırakarak bu dünyadan göçüp gidecek...

Hayat planım bu.

İçinde bulunduğum tıkanıklığı aşabilmem ve çerçevesini çizdiğim hedeflere ulaşabilmem için, ara birer basamak olarak gördüğüm ve yukarıda sözünü ettiğim üç kitabımın basımı için Kürdistanlılardan ve dostlarımızdan destek istiyorum.

Bu kitapların basımında bana destek olacak kişi ve kuruluşların ismini, her sayfasını çıldırtıcı bir emek ve duyarlılıkla yazdığım kitaplarımın ilk sayfalarında belirtmek istiyorum. O sayfa, bu kitapların basımını destekleyecekler için anne sütü kadar helal bir yerdir...

Bu çağrımı kimsenin yanlış anlamasını istemiyorum. Yanlış yorumlamasını da istemiyorum. Çok basit projeler için onbinlerce dolar veya başka para biriminde destek alan o kadar kişi, kuruluş ve yazar var ki... Bir kitap projesi için elli-yüz bin dolar para alanları biliyorum.

Benim, yeni basılacak üç kitabımın matbaa masrafının 6 bin euroyu geçeceğini sanmıyorum. 3 bin euro civarında bir borç da yeni basılan üç kitabımdan kaldı. Kapatamadım, çok uğraştığım halde denkleştiremedim. 3 bin euro matbaa borcum varken, yeni kitaplar için yeni matbaa borçlarını göze alamam.

Bu nedenle, ekonomik olanağı olan ve kültüre ufak bir yatırım yapmayı kendisi ve bütçesi için yük saymayan Kürdistanlılardan ve dostlarımızdan destek istiyorum. Bu desteği istemeye mecburum. Bu destek doğrudan matbaa yardımı şeklinde de olabilir. Çünkü sorun zaten matbaa giderlerinden kaynaklanıyor. Yoksa geçimimi kendi olanaklarımla bir şekilde zaten karşılayabiliyorum.

Bu çağrım, belirli olanakları olan kişi ve kurumlar içindir. Benim durumumda olan düşük gelirli dost ve arkadaşlarımızın bütçelerini zorlayacak herhangi bir destek davranışında bulunmamalarını özellikle rica ediyorum. Onlar zaten kitaplarıma ulaşmak ve bizleri takip etmekle gerekli desteği hep sunuyorlar... Bu çağrıyla gerekli desteği bulsam da bulmasam da çerçevesini çizdiğim hedeflere ulaşmak için elimden geleni yapacağım. Bu yazıyı okuyan dostlardan ricam, kendi olanakları olmasa bile yazıyı olanak sahibi Kürt yurtseverlerine iletmeleridir. Çünkü herkes Kürdistan-Post’u okumayabiliyor.

Kürt dünyası artık eskisi gibi olanaksız ve yoksul bir dünya değil. Mir Bedirhan’ın torunu Celadet Bey’e kitaplarını ekmek parasına kiloyla sattıran çaresiz Kürt günleri mazide kaldı.

Biz şimdi çaresizliğin değil, yeniden doğuş ve yükselişin sancılarını yaşıyor ve yollarını tartışıyoruz.

Başaracağız.

Hepinize saygılarımı sunuyorum...

*****

Yeni çıkan kitaplarla birlikte, bende bulunan kitapların listesi aşağıdadır... Kitaplardan isteyen arkadaşların; bana, isim ve adreslerini bildiren bir email yazmaları yeterlidir.

Pusu........................................................10-€

Şervan.....................................................10-€

Van Gölü’nde Yılanlı Bir Günün Esrarı..........10-€

Geçmişin Gölgeleri..................................15-€

Son mektup..............................................15-€

Dönüşü Olmayan Yol...............................20-€


Eposta: bildiricihasan@hotmail.com

-------------

kaynak: http://www.kurdistan-post.com/

19 Mayıs 2009 Salı

F TİPİ HAPİSHANESİ DEDİKLERİ YER



Hüseyin Habip Taşkın
habibtaskin@gmail.com

Gazetenin sayfasında F Tipi Hapishanesiyle ilgili bir yazı gözüme ilişti ve İHD İzmir Şubesi, Kırıklar 2 No’lu F Tipi Cezaevi’nde yaşanan hak ihlallerine ilişkin rapor hazırladı. Cezaevine giderek tutuklu ve hükümlülerle görüşen İHD İzmir Şubesi Yöneticisi Canan Uçar’ın hazırladığı rapor, cezaevlerinin, Eski Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’in iddiaları gibi, ‘güllük gülistanlık’ olmadığının altı çizilmektedir.

F Tipi Hapishaneleri DSP, ANAP, MHP koalisyonu döneminde Adalet Bakanı olan Sami Türk tarafından pratikte yaşama geçirildi. O zamanlarda basın bile F Tipi hapishanelerinin şakşakçılığını yaptı. Lüks otel konumunda olduğunu ve modern aletlerle işlemlerin yapıldığı ballandırılarak kamuoyuna anlatıldı. Oysa F Tipleri devrimci tutsakları esir alma ve insanlardan tecrit etmek için yapıldı.

Oralara düşenler havasının nasıl olduğunu bilir. Bizlere F Tipi Hapishaneleri için anlatılanlar abartısızca doğrudur. Devrimcilerin ağırlıklı bulundukları cezaevleri 19 Aralık1999 günü iktidarı oluşturan koalisyon hükümetinin emriyle cezaevlerinde operasyon başlatıldı. Kaba kuvvet sayesinde etkisiz hale getirilen devrimciler ülkemizde bulunan F tipi hapishanelerine hoş geldin karşılamalarıyla tıka basa dolduruldular.

Ülkemizde ülkeyi yönetenlerin tek gurur duyduğu olay ise harf sırasına göre cezaevleri açmaktır. Neymiş modern ve ıslah edici cezaevleriymiş. Gerçekten ıslah ediyor mu? Sizler hiç cezaevinden çıkan insanların ister adli isterse siyasi olsun ıslah olduğunu gördünüz mü?

Rapora göre cezaevlerindeki Kırıklar 2 No’lu F Tipi’nde son durum şöyle:

*Necmi Üçler’in cezaevi müdürü olarak atanmasının ardından, Kürtçe konuşan tüm tutuklu ve hükümlüler, disiplin cezası alıyor
*Haftada 10 saat olan sohbet hakkı, 2 saat görüşme, 4 saat atölye ve 1 saat spor olmak üzere 7 saatle kısıtlandı.
*Tutuklular, yakınları dışında 3 ziyaretçi hakkını, tutuklandıkları günden itibaren 10 gün içinde kullanmadıkları takdirde bu hakkı kullanamıyor.
*Sosyal ihtiyaçlar veya ailevi gerekçelerle oda değiştirme talepleri kabul edilmiyor.
*Ortak kullanım alanları kaldırıldı.
*Aramalar sırasında personel onur kırıcı muamelelerde bulunmaya devam ediyor.

Yukarıda hazırlanan rapor mahkûm ve tutukluların sosyal hakları başta cezaevi müdürü Necmi Üçler olmak üzere diğer kamu görevlileri tarafından gasp edilmektedir. Çiçeği burnunda olan cezaevi müdürü bu uygulamaları yaparken taraflı yaklaşımıyla bugünkü iktidar partisine ben sizin aradığınız tipten biriyim ve devrimcileri sevmem imajını vermektedir. Ben size 09/ 07 / 2002 tarihinde tutuklanıp 6ay 18 gün kaldıktan sonra tutuksuz olarak yargılanmak üzere bırakıldığım Kırıklar- İzmir 1 Nolu F Tipi hapishanesinde bir siyasi davadan yatarken yaşadıklarımı sizlerle paylaşacağım; Akşama doğru F Tipi hapishanesine gittiğimizde Jandarma üzerimizi aradıktan sonra kendi işlemleri bitince bizleri cezaevinin psikolog ve benzeri olan memurlarıyla baş başa bıraktılar. Onlarda işlerini bitirdikten sonra bizleri yan tarafta bulunan çok yataklı bir odaya bıraktılar. Sabah sayımından sonra bizleri kalacağımız yere götürmek için bir cihazın önünde donla bırakıldıktan sonra eşyalarımız o cihazın önünden geçerken bizde o cihazın önünden geçtik.

Eşyalarımızı giydikten sonra dönemeçli yerlerden geçerken belirli yerlerde kameralar vardı. Kalacağımız yere gelirken büyükçe bir matladan geçtik ve bir kapının önünde bekledik. Dar olarak içeriye uzunca bir koridor gidiyordu. Duvarın yüksekliği göze çarparken karşımızda yukarı duvara sabitlenmiş bize doğru bakan bir kamera vardı. Sol tarafımıza düşen yerde üç tane kapı vardı. Bu koridordaki kapılar siyasi tutsakların kaldığı koğuşa giriş kapılarıydı. Kapıyı oranın görevli gardiyanı açtı. O da bizi bir sıkı arayarak koğuşumuza girmiş olduk.

Cezaevindeki havalandırmalar bir siyasi bir adli olarak yapılmış olmakla birlikte siyasilerin birbirleriyle ilişiği kesilmesi içindir. İşin güzel yanı ise adli olan arkadaşlar bile siyasilerle dayanışma içindedirler. Çünkü oranın sorunu hepimizin sorunuydu.

Kırıklar 2nolu F Tipi Hapishanesinin Raporunda, Selahattin Mete, Ahmet Kaya ve Rıdvan Şahin adlı tutuklularla yapılan görüşme sırasında, diğer tutuklu ve hükümlülerin slogan attığı, kapıları dövdüğü ve butonlara basarak seslerini duyurmaya çalıştığı belirtiliyor. Tutuklu ve hükümlüler, cezaevi idaresine sundukları dilekçeyle şu taleplerini sıraladı:

*Kürtçe gazete, dergi ve iletişim olanağı sağlansın.
*Aramalar esnasında personelin onur kırıcı, tahrik ve tehdit içeren davranışları son bulsun.
*3 kişi ile görüşme hakkının gün sınırlamasıyla gasp edilmesi önlensin.
*Kitap sınırlaması kalksın.
*Oda değişimi önündeki engeller kaldırılsın.
*Tutuklu ve hükümlü ayrımı yumuşatılsın, ortak kullanım alanlarından faydalandırılsın.
*Psikolog ve pedagogların ön yargılı, yönlendirici ilişki biçimleri engellensin.
*Kitap sınırlaması kaldırılsın. Kitap ve eşya paylaşımı engellenmesin.

Uçar’ın görüştüğü tutuklular, idarenin iletişim kanallarını kapalı tuttuğunu belirtiyor ve İHD tarafından hukukçular ve insan hakları savunucularından bir heyet oluşturmasını ve cezaevlerindeki sorunlara dikkat çekmek amacıyla kamuoyu yaratmasını istiyor.

Bu talepler haklı taleplerdir ve ben anlatımımı sürdüreyim: Cezaevinin çatılarını gözetleyen kameralar vardır. Cezaevinin üzerinden başka koğuşlara gazete fırlatılması ya da pet şişelerle sıcak su, neskafe, çay ve başka eşyalar gönderilmesi yasak olduğu halde bu yasak devrimci tutsaklar tarafında tanınmamaktadır.

İçeride üç ya da iki kişi kalıyorsanız, hepinizin televizyon, ketil, cep radyosu alma olanağınız olamadığı için bir kişi bunlardan birini alır. Tahliye olurken koğuşta kalan herhangi bir tutsağa bırakması yasaktır. Ayrıca giyim eşyalarınız belirli sayıda verildiği için tutanakta o sayı belirtildiğinden onları bırakmanızda yasaktır. Birçok koğuşta bulunan tutsakların ekonomik durumları iyi değildir. Adli koğuşlarda buna dâhildir. “çete” davasından yatanlar.

Devrimci tutsaklar yasak olduğu halde günlük gazeteleri ya da pet şişe içinde sıcak su, çay, neskafeyi gideceği koğuşa havalandırmadaki yüksek duvarın üzerinden fırlatarak, “el yardımıyla” yan koğuşa ya da bir ileriki koğuşa ulaşır ve onlarda bu içme olanaklarından yoksunsalar birer bardak içeceklerini alarak gideceği koğuşa onların yardımıyla gönderilir. “ihtiyaç olanlar arasında el sabunu, permatik ve diğer eşyalarda vardır.”

İçeride sadece kişi başına üç tane kitap bulundurma hakkın var. Kürtçe yayınlar o zamanda yasaktı. Birde çıkan siyasi gazeteler ve kitaplar idarenin keyfi uygulamalarıyla verilmezdi.

Avukat, aile görüşüne çıkarken, idareye, doktora ya da telefon görüşmesine giderken onur kırıcı davranışlar gardiyanlar tarafından yapılmaktaydı. Üzerimiz aranırken cinsel organlarımıza bir elin sertçe dokunduğunu hissederek tepki veririz ve bize gardiyanlar karşılık verir. Ayakkabımız, gardiyanın iki eliyle ikiye katlanarak hasar görmesini görürken o da yetmezmişçesine ayakkabımızın üst kısmındaki boşluktan tutarak birkaç kez beton zemine kuvvetlice vurduğunu gördüğümüzde delirmemizin imkânları ortaya çıkmış oluyor. İdareye şikâyetlerimiz sonucunda o dönem için belirli bir yumuşama olmuştu.

Cezaevinde görüşe ve idareye giderken 7–8 gardiyanın arasında giderdim. Karşıdan tanımadığım birisi aynı şekilde gardiyanların ortasında gelirken birimizi kenara çekerek diğer gardiyanlar onun önüne set olurlardı. Konuşmayalım diye.

Görüş günleri koğuşa göre saat başı ve günlere yayarak ayarlanmış, buradaki amaçta siyasi tutsak ve adli arkadaşların aileleri topluca gelip örgütlenmesinler diye bu uygulama yapılmaktaydı.

Koğuş aramalarında eşyalarımızın bir bölümü yerde ya da diğer arkadaşların eşyalarıyla karışmış bulurduk.

Cezaevlerinde sorunlardan bir tanesi de o küçücük alanda iki ya da üç kişisin, sevdiklerinden, eşinden, çocuklarından uzaksın. Onlara sarılıp yanaklarından öpemezsin, yeşillik ve doğanın güzelliklerinden uzaktasın, yüksek duvarlarda tabutluklar içindesin. Geriye bir tek olay kalıyor! Moralini ve umudunu canlı tutmak, inatlaşmak.

Koğuşun alt kısmında yemek yediğin, tuvalet ve banyo ihtiyacını gördüğün yer var. Üst kısımda üç tane tekli ranza var. Demir pencerelerden baktığın da ilerisini göremezsin bahçe duvarı engeldir ve çatılar… O zamanda arkadaki boşluğu kendimizin istediği düşlerle doldururduk.

Ben ve aynı davada yargılandığım arkadaşlarım ordayken 2 Nolu F Tipi Hapishanesinin yapımı başlanmıştı.

Bu ülke “asmayalım da besleyelim mi” leri gördü. 12 Eylül 1980 Askeri Faşist Darbesinden söz ediyorum. 2009 yılındayız oraları halen canlı tabutluktur. Bir ülke bolca cezaevi açıyorsa ve Adalet Bakanı, iktidarı bununla övünüyorsa düşüncelerinde hastalık var derim.

Kırıklar F Tipi Hapishanesin de amatörce yazıp daha sonra “Canımın İçi Bak Hele” şiir kitabımda yer alan “Düşlerde Yolculuk” adlı şiirimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

DÜŞLERDE YOLCUK

1

Bugünde sensiz geçti

Kim bilir kaç mevsim solacak

Benim türkülerimde

Ne düşler kuracağım

Dünya’ya açılan penceremden

Savrulan yapraklarla

Yollarını gözlerken

Özlemlerim kırbaçlanıyordu.

Benliğimde

Kapılar kapandı ardı ardına

Çınladı kulaklarım

Daralan yüreğimde

Koptu kıyamet

2


Seni bekledim

Görüş günü

İçimde ki ateş

Yanar ha yanar

Teselli ediyorum kendi mi?

Gelir gelir diyerek

Aklıma düşüyor

Ya gelmezsen

Ecel terleri dökülüyor

Düşüncemin ortasına

Gözlerim yaşarıyor

Zamansız

3

Volta da bir ileri bir geri

Düşünmemek elde değil

Düşüncem lastiğe döner

Uzadıkça uzar

İçinden çıkamam

Taş duvarlara toslarım

Tekrar tekrar

Bir ileri bir geri

Ara sıra bazı bazı

Gözlerim dalar gökyüzüne

Maviliklere doğru

Mavilikler içinde iki uçak

Köpek balıklarını andırır

Mavilikler içinde

Misafir bulutlar

Şekillerini yorumlarım

Anlamsız

4


Kapıda gardiyanlar

Haydi görüşe

Müjdeli haberdir

Gittiğimi anlayamam

Görüş yerine

İki cam arası

Ortası demir

Karşımda eşim çocuğum

Bazen de annem babam ve kardeşlerim

Ne zorluklarla gelmişlerdir

Kim bilir

Konuşacağımı şaşırırım

Düğümlenir boğazım

Karşılıklı moraller

Hüzünle son bulur

Ne çabuk geçti derim

Bir bakarım yılar geçmiş

5

Havalandırmada

Düşüncem hüzünle sevinç karışımı

Vakit gelmiştir

Koğuşumla baş başayım

Yemek sayım derken

Karanlık çöker

Gökyüzüne bakarım

Demir parmaklıklar arasından

Yıldızlarla ay’ı ararım

Başım ağrır bakmaktan

Televizyonda sinema bakarım

Bin bir düşünce içinde

İnsafsız düşlerle

Avunurum

6

Yataktayım

Karanlığa gömülerek

Sağ’a sol’a dönerek

Uykularım paramparça

Düşler görürüm

Düşler içinde

17 Mayıs 2009 Pazar

Çözüm İçin Yol Haritası…



Abdullah Öcalan

“Burada demokratik çözüm ve barışın yol haritasını hazırlayacağım. Ben, halkın ve demokratik çevrelerin de görüş ve önerileri temelinde Ağustos’un sonlarında demokratik çözüm ve barış için bir yol haritası açıklayacağım.”


Demokratik çözüm ve barış konusunda umutlu olduğunu belirten KCK Önderi Abdullah Öcalan, “Burada demokratik çözüm ve barış raporu hazırlayıp devlete sunacağım. 1921 Anayasası’nı esas alacağım. Demokratik çözüm ve barışın yol haritasını hazırlayacağım. Ağustos’un sonlarında da açıklayacağım” dedi. KCK Önderi Abdullah Öcalan avukatlarıyla görüştü. Edinilen bilgiye göre görüşmede DTP’nin kazandığı belediyelere değinen Öcalan, “Demokratik Belediyecilik anlayışı çerçevesinde çalışmalarını sürdürebilirler, bu anlayışı yerleştirebilirler. Savunmalarımda da belirtmiştim, ondan da yararlanabilirler, bunları kendileri de geliştirebilirler, kendi fikir ve çabalarını da katabilirler. Tekelciliğe karşı halk belediyeciliğini uygularlar. Çalışmalara halkı katarlar. Halkla beraber çalışırlar” dedi.

ÇÖZÜM RAPORU HAZIRLAYACAĞIM
Kürt sorunu çözüm tartışmalarına değinen Öcalan, “Kürt sorununun çözümü konusunda Cumhurbaşkanı ve Başbakan da bazı şeyleri görüyorlar, mesajlar veriyorlar. Ama öyle kolay değil. Tabi 60 yıllık bir kültür var. 1921 Anayasası’nı esas alacağım. Burada demokratik çözüm ve barış raporu hazırlayıp devlete sunacağım. Daha doğrusu demokratik çözüm ve barışın yol haritasını hazırlayacağım. Ben halkın ve demokratik çevrelerin de görüş ve önerileri temelinde Ağustos’un sonlarında demokratik çözüm ve barış için bir yol haritası açıklayacağım. Ben, görüş ve önerilerimi 2000’lerde yapmak istedim. Devlet o zaman ciddiye almadı, yalnız bırakıldım. Şu anda devlet de işin ciddiyetinin farkına varmış görünüyor. Ben bu süreçte bunu yapabilecek güçteyim. Bu sürece ciddi katkım olacaktır. Tarihi bir sorumluluktur” diye konuştu.

MAZIDAĞI’NI PKK’YE YIKACAKLARDI
Öcalan, Mazıdağı’ndaki katliamla ilgili olarak şu değerlendirmeleri yaptı: “Mazıdağı-Bilge köyü olayını yapanlar, başta bunu PKK’nin üzerine yıkmaya çalıştılar. Köyün eski muhtarı ölmeden kısa bir süre önce, ‘kimsenin başını yakmayın, bu olayı PKK yapmadı’ demiştir. Aslında PKK’nin üzerine atacaklardı ama beceremediler. Bu olayı yapan devlet içindeki bir kesimdir. Hatta İçişleri Bakanı’nın da bunu PKK’nin yapmadığı yönünde açıklaması oldu. Basın anlamıyor, töre cinayeti, namus cinayeti, para cinayeti deniliyor, arka planını göremiyor. Bu namus, töre, para cinayeti ile açıklanamaz. Bu bir tesadüf değildir, çok bilinçli yapılan bir şeydir. Bu şiddet ve cinayet kültürü, Ergenekon zihniyeti ve kültürüdür. Başbakan, Ergenekon zihniyeti ve topluma yaydığı şiddet kültürüyle ilgili bir açıklaması olmuştu. Ben bu açıklamayı daha çok önemsiyorum. Bu çok planlı bir cinayettir. Kürtlerde böyle bir töre, namus kültürü yoktur. Kürtler bu şekilde adam öldürmeyi, cinayet işlemeyi bilmezler. Bu büyük bir katliamdır. Korucular direktif almadan bir tavuk bile öldüremezler. PKK’de böyle bir şiddet ve cinayet kültürü yoktur. Bu, Ergenekon tarzıdır. Kesinlikle talimatla işlenmiştir. Bu süreçte buna benzer olaylar olabilir, dikkat etmek gerekir. Diyarbakır olayı vardı, Güngören’deki olay vardı. Bunlar her zaman iki bilinçsiz kişiyi bulup kullanabilirler.”

PKK’Yİ YOZLAŞTIRMAYA ÇALIŞTILAR
Çetelerin PKK’yi yozlaştırmak istediğini vurgulayan Öcalan, şöyle devam etti: “PKK içinde de bazılarının amacı PKK’yi yozlaştırıp ele geçirmekti. Bazıları bilinçli olarak bazıları da kariyer ve iktidar hırsıyla yapmışlardır. Dışarıdan bu tür kişiliklere büyük menfaatler temin edilmiş. Özellikle kadın, evlilik, büyük paralar, ameliyat gibi imkânlar da vermişler. Kariyer ve iktidar hırsı gözlerini bürümüş veya bilinçli olarak sızdırılmış kişilikler, büyük bir emek ve çabayla kurup geliştirdiğim PKK’yi ve mücadeleyi yozlaştırmaya, ele geçirmeye çalıştılar. Ergenekon bu şekilde PKK’yi yozlaştırdıklarını ve ele geçirdiklerini sanıyorlardı. Öyle olmadığını görünce de bana yöneldiler. Yine idam gündeme getirildi. Burada çok ilginç bir olayı anlatayım, bu tesadüf değildir. Şeyh Sait, Diyarbakır’a girmeden önce Diyarbakır’ı talan ediyorlar. Bu talan olayından sonra Diyarbakır halkının Şeyh Said’e desteğini kestiler. Mazıdağı’ndaki gibi olaylarla da halkın PKK’den desteğini çekmesini amaçladılar. Çok ilginçtir Şeyh Said’in olayı da 15 Şubat, benim alınışım da 15 Şubat. Ona da 29 Haziran’da idam, bana da 29 Haziran’da idam kararı verdiler. Aynı zihniyetin ürünüdür, devamıdır.”

BEYAZ TÜRKLÜK YARATTILAR
Öcalan, Ergenekonla ilgili olarak bu kez de şu vurgulara dikkat çekti: “Ergenekon’un yüz yıllık bir tarihi vardır. İttihat ve Terakki’den beri vardırlar. Bunların tek derdi iktidardır. Osmanlı’da yalnız Yahudiler değil, Ermeniler, Rumlar, Kürtler, Araplar’dan oluşan bir azınlıklar sermayesi vardı, bunlar Osmanlı ekonomisine hâkimdi. Bunlar kendi iktidar ve ekonomik çıkarları için Türk olmadıkları halde Türkçülüğe sarıldılar, Türkçülüğü geliştirdiler, Türk olmayan bir Türk burjuvazisi yarattılar. Aslında bunlar ‘Türk olmayan Türkçü’ kesimlerdir. Bunlar bu zihniyetle Osmanlı’yı da çözülüşe götürdüler. İttihat Terakki’yi kuranlardan ikisi Kürt, biri Arnavut, biri Arap’tır. İlginçtir bunlardan hiç biri Türk değil ama Türklük ideolojisini oluşturdular. Bunlar bir çeşit ‘süper Türkçülük’, ‘Beyaz Türklük’ yarattılar. Hatta bunun içinde Türkmenler de yok, Anadolu Türkü de yok. Bir çeşit ‘devlet Türkü’, ‘devlet zümresi’dirler. Gerçek Türklükle hiçbir alakaları yoktur.”

KRALDAN DAHA KRALCILAR
“Bunu bir kuşak öncesinden Almanlar denediler. Vardıkları sonuç Hitler’dir. Bu zihniyet Osmanlı’yı bitirdi, Ermenileri bitirdi, Rumları bitirdi, bugün de Kürtleri bitirmek istiyor. Tekeller sermayeyi bir kontrol ediyor ise Ergenekon iki kat kontrol ediyor hatta toplumu on kat daha fazla etkisine aldılar. Bunlar toplumun çok derinlerine nüfuz ediyorlar. Bunlar devletin her kesiminde de varlar. Ordu, basın, partilere, sivil topluma kadar varlar, kontrol ediyorlar. Toplumda sanıldığından çok daha derin ve yaygın örgütlenmişler. Bunlar bazı Kürt ailelerini hala sermaye ve tarikatlarla kontrol ediyorlar. Bu ailelerden kimilerini kuşaklar boyunca Beyaz Türkleştirdiler, kimilerini de tarikatlarla bağladılar. Diyarbakır’dan bazı aileler, Bitlis’te bazı aileler, Urfa’da bazı aile ve aşiretler ve diğer bölgelere yayılmış aileler gibi, bunlar gerçekte Kürt oldukları halde bir Türk’ten daha çok Türkçüdürler, kraldan daha çok kralcıdırlar. Bunlar hala çok etkililer. Seçimdeki eğilimleri de bunlar kontrol ediyor. Halfeti’deki seçimi bunlar kaybettirdiler. Bunlar için varsa yoksa iktidardır.”

ERGENEKON ANTİ KÜRTLÜKTÜR
“Ergenekon 1950’lerde anti-komünist, anti-Kürt, anti-İslamistti. Devletin Başbakanı Menderes idama götürülüyor, kimin, niye idam ettirdiğinin farkında değil. Aynı şey Denizler için de söylenebilir. Deniz Gezmişler iktidara yürüdüklerini zannediyorlardı. Onlar da bunları kimin yaptığını göremiyorlardı. Bunun için yenildiler. Bütün bunları görmezsen çözemezsin. Ben bunları görüyorum, çözüyorum. Aygan, fail-i meçhulleri yapanların yüzde doksan sekizi hala işbaşındadır, diyor. Doğru söylüyor. Aygan, onları biliyor. Bunlar bu dönemde de çeşitli provokasyonlar yapabilir. Hatta bunlar hala orduyu büyük oranda kontrol ediyorlar. Kıvrıkoğlu ve Karadayı biraz bu oyunları biliyor, kendilerini Ergenekon dışında tutuyorlar. Kıvrıkoğlu ve Karadayı’nın belli güçleri, etkileri var. Yeni Genelkurmay Başkanı’nın, Kıvrıkoğlu ve Karadayı’yı yanına alması Ergenekon dışında kaldığı mesajını veriyor. Ergenekoncular eskisi kadar dış destek bulamıyorlar. İşte Levent Ersöz Rusya’ya gitti, Rusya destek vermedi. Yine Çin’e, Amerika’ya gidiyorlar. Amerika da 5 Kasım 2007’ye kadar bunlara kısmen göz yumuyordu. Fakat 5 Kasım 2007’de Bush-Erdoğan görüşmesinde bunlara dur denildi. Ama içeride hala çok güçlü olduklarını düşünüyorum. AKP, çözüm konusunda bir şeyler yapmak istiyor ama ne kadar güçlüler, güçleri yeter mi bilemiyorum. Hatta Ergenekon’un yüzde yetmiş hala etkili olduğunu düşünüyorum. Erdoğan bir adım ileri iki adım geri, hatta on adım geri atıyor. Gül, Erdoğan ve Beşir Atalay’ın açıklamaları var.”

BAHÇELİ SIKIŞMIŞ DURUMDA
MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin çözüm tartışmalarına yönelttiği sert eleştirileri yanıtlayan Öcalan, şöyle devam etti: “Ben radyodan grup toplantılarını dinledim, Bahçeli’nin ses tonundan, paniklediklerini, sıkıştıklarını çıkarıyorum. Bahçeli’nin kullandığı “ihanet” kelimesini ona geri yutturacaklar. 1921 anayasasında Kürtler için muhtariyet vardır, bugünkü anlamda bir çeşit demokratik özerkliktir. Kurtuluş savaşı bu çerçevede verilmiştir. Ama daha sonra 1925 Şeyh Sait ayaklanmasından sonra geri adım atılıyor. Aslında bu, Ocak 1924’te başlayan bir süreçtir. Misak-ı Milli, Irak ve Suriye Kürtlerini de içine alıyordu. Şeyh Sait ayaklanmasıyla Musul ve Kerkük İngilizlere bırakılmak zorunda bırakılıyor. O zamanki Kürt parlamenterler Mustafa Kemal’e “Musul-Kerkük’ü bırakmayın” diyor. Mustafa Kemal, “mecburum” diyor. Bu şekilde Musul-Kerkük’e karşı Kuzey Kürtleri feda ediliyor. Muhtariyet 1921 Anayasası’nda anayasal bir hüküm olarak var ama 1924 anayasasında yok. Bu İngiliz planı 1920 Kahire Konferansı’nda kararlaştırılmıştı. İngilizler daha önce 16 Mart’ta Yunanlıları Anadolu’ya sürmüşlerdi. Şeyh Sait ayaklanması sonucunda Musul ve Kerkük’ü alıyorlar. Bu olaylardan sonra Mustafa Kemal’i, muhtariyet fikrinden vazgeçirmeye zorluyorlar veya o da vazgeçmek mecburiyetinde kalıyor. Yani Mustafa Kemal İngiliz oyunları, suikastlar ve isyanlarla muhtariyet fikrinden vazgeçirildi. Şeyh Sait kendisini idama götüren oyunların farkında bile değildi. Bugünkü Laiklik ilkesi de Mustafa Kemal’e ait değildir. Laiklik ve diğer şeyler Mustafa Kemal’in değil 1937’de Recep Peker, İnönü, Fevzi Çakmak onlar tarafından getirilmiştir. Mustafa Kemal İngiliz yanlısı bu kişiler tarafından kuşatılmıştı.”

ERGENEKON’A KARŞI KCK OPERASYONU
“Kadınlar Kadın Akademisinde ne yapılabilir? diye soruyorlar” diyen Öcalan, “Öncelikle kadını bir bilinç olgusu olarak ele alıp anlamamız gerekir. Bunu yapabilirsek bütün dinlerin, felsefelerin, kültürlerin temelindeki şeyi anlayabiliriz. Kadın bir duygu, arzu, aşk, tutku nesnesi olarak ele alınmamalıdır. Bilinçli bir varlık, bir sınıf, bir ulus gibi ele alınmalıdır. Böyle yapılırsa birbirimizi daha iyi anlarız, tabii öncelikle kadınlar kendi kendilerini anlamalılar” ifadelerine yer verdi. Son günlerde kısmi olarak çıkan çatışmalara da değinen Öcalan, “Aktif olarak bir çatışma yoktur. Çatışmasızlık kararına uyuluyor. Ama üzerlerine gidiliyor, misilleme yapmaya zorlanıyorlar. Ben burada kesin bir şekilde söylüyorum. KCK adı altında DTP’ye yapılan operasyon devlet içindeki bir kesimin onayıyla yapılmıştır. Ergenekon’a karşı KCK operasyonu. İstanbul’daki savcılara karşı Diyarbakır savcıları; İstanbul savcıları anti-Ergenekoncu, Diyarbakır savcıları ise Ergenekon operasyonuna karşı KCK operasyonunu yapmıştır. Aslında KCK, demokratik yasal bir yapılanmadır” şeklinde konuştu.

BAZI MEKTUPLAR VERİLMİYOR
Öcalan, sözlerin şöyle tamamladı: “Bana cezaevlerinden gelen seksen mektuptan kırk tanesini vermediler. Özellikle entelektüel düzeyi yüksek mektupları vermediler. Daha çok kısa ve kart şeklinde olan mektupları verdiler. Tekirdağ Cezaevi’nden, Bolu’dan, Siirt’ten, Bingöl’den, Adıyaman, Adana Karataş cezaevlerinden gelen mektuplar var. Adıyaman cezaevinden bazı arkadaşların mektuplarını vermediler. Siirt Cezaevi’nden bir grup kadın arkadaş çok coşkulu, güzel mektup göndermişler. Yine Siirt Cezaevi’nden Suriyeli bir arkadaşın mektubunu aldım. Onun şahsında Suriye’deki halkımıza özel selamlarımı iletiyorum. Tekirdağ Cezaevi’nden bir arkadaş Zend’le ilgili bir çalışmasını göndermiş. Devam edebilir çalışmasına. Bingöl Cezaevi’nden bir arkadaşın mektubu var. Kadınla ilgili çalışma yaptığını söylüyor, çalışmasına devam edebilir. Siirt Cezaevi’nden iki arkadaş bir mektup göndermişler. Egoizm-bencilliğin doğuştan mı sonradan mı edinildiği konusunda düşüncemi sormuşlar. İki şekilde ele almak lazım. Doğal bencillik, koruma içgüdüsüyle olursa normaldir. Fakat bireycilik, toplumsal-kültüreldir. Cezaevindeki tüm arkadaşlara selamlarımı iletiyorum. Halkımıza ve Kadınlara selamlarımı iletiyorum. Demokratik çözüm ve barış konusunda umutluyum.”
-----------------
ANF/İSTANBUL

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA