14 Kasım 2009 Cumartesi

ALEVİLİĞİN GELECEĞİ “YOKOLUŞ VEYA DİRİLİŞ”


Seyfi MUXUNDİ
seyfielaldi@hotmail.com

Alevilik adına konuşan ve kendilerini Alevilerin önderi sayan gerek bazı yazarlar olsun; gerekse de dedeler-pirler olsun son dönemlerde “Alevilik İslam’ın merkezidir, özüdür.” Cümlesini sık kullanmaya başladılar.

Sünni din otoriteleri olsun, ülkemizdeki devleti yöneten siyasiler olsun, bu söz karşısında sessizliğini korumaları bir yana memnun bir gülümseme ile başlarını sallayarak onaylamaktadırlar. Daha doğrusu şimdilik sessiz kalmayı tercih etmektedirler.
Peki ne zamana kadar ve niçin?
Peki sessizliğin bittiği gün ne diyecekler?
Peki Sünnilik sessizliğini bozduğu gün “Alevilik İslamlığın özüdür.” Diyenler o gün ne cevap verecekler.
Peki ya buna içten inanan gerçek Aleviler ne cevap verecek. Ya da cevap verecek kimse kalacak mı?
Aleviler için son dönemlerdeki oluşumlar bir dönüm noktasıdır. – Yok olma ya da nerede yer alacaklarını kesin bir tavırla belirleme.- Sünni İslam el altında Şiileri, Caferileri ve kısmi olarak da Bektaşileri yumuşatmak ya da kullanarak kendi saflarına çekmeye çalışmaktadırlar. Bir nevi suni misyonerliği desek yeridir. Alevilerin “İslam merkezli” olduğunu ispatlamak için çok büyük çaba göstermektedirler. Gerçek Alevi inancını savunanları, Alevilerden soğutmak ve uzaklaştırmak için envai türlü yollara ve dolaplara başvurmaktadırlar.

Bu sürecin önüne geçilmediği takdirde. Suni Âlimler ve onların Aleviler içindeki Hızır Paşaları kontrolü tam olarak ellerine geçirdikleri zaman Alevilere karşı şunları ileri sürecekler, daha doğrusu Alevilere dayatacaklardır.

“Mademki İslam dinindesiniz. Dünyada 1,5 Milyar Müslüman, bu dinin Kurucusu Hz. Muhammed, onun Sahabeleri ve de Ehlibeyti gibi namaz kılın. ‘Kuranda namaz yok’ diyorsanız. Bunun belgelerini sunun. Sunamıyorsanız, İslam dinini saptırmayın.” Diyecekler.

“Dünyadaki bütün Müslümanlar gibi 30 gün Ramazan Orucu tutunuz. Bu Kadar Müslüman’a karşı dönüp ‘Kuranda Ramazan orucu yok.’ Diyemezsiniz. Peygamberin ve Ehlibeytinin 30 gün Ramazan orucu tutmadığına dair kaynak ve belge gösteriniz. Gösteremiyorsanız ve hala kendinizi ‘İslam’ın merkezi’ olarak görüyorsanız her İslam gibi 30 gün Ramazan Orucu tutacaksınız. Din inancımıza nifak sokmayın.” Diyecekler.

“Kuran’ı kerimde ve Hz Muhammed’in sünnetinde Hac, zekât, Fitre vardır. 1,5 Milyar Müslüman ve onların din âlimleri de belgeleri ile inanıyorlar. Ayrıca bütün mezheplerin İmamları, İmam Cafer’i Sadık’ta dahil olmak üzere Camiye ve Mescide gitmişlerdir. Buralarda 5 vakit namaz kılmışlardır. 1400 yıl sonra inşa edilmeye başlanan ve de namaz kılınmayan Cem-Evleri İslam’ın ibadethaneleri ve temsil ettiği yer olamaz.” Deyip. Sizi tehdit edecekler veya uyaracaklardır.

“Muhammed’in, Ali’nin, Hüseyin’in, Hasan’ın, ve 12 İmam’ın namaz kılmadıklarına, camiye gitmediklerine ve Ramazan Orucu tutmadıklarınıza dair elinizde belge ve kaynak var mı? Varsa gösterin yoksa İslam içine nifak sokmayın.” Diyecekler.

Aleviliği “İslam’ın merkezi” olarak görenler yarın bu sorularla karşı karşıya kalacaklardır. İsterlerse bugünden cevap vermeyi denesinler. Bakalım tatmin edici bir cevap vere bilecekler mi?

Tüm bu ve buna benzer dayatmalar Aleviliği gelecekte bekleyen sorunlardır. Aleviler kendi bulundukları yeri şimdiden ortaya koyamazlarsa yok olmayla karşı karşıyadırlar.

Bugün Türkiye’nin ivedi ve derin olan sorunları vardır. İşsizlik, Azınlıklar, Laikliğin uygulanması, Demokratik yasalar… gibi sorunlar Türkiye’de başı çeken sorunlardır. Sorunlar bir, bir çözüldükçe bir sonraki sorun öncellik ve tartışma yaşayacaktır. Aleviliğin İslam özelliği de bu yapıdadır. Sünnilik bugün yukarıdaki sözleri gündeme getirmiyorsa sorunun aciliyeti kapıya dayanmamış bir. Birde yavaş, yavaş eritme politikası güttüğü içindir. Örnek olarak yarın “İslam’ın temel kuralları şunlar şunlardır.” Diyeceklerdir. Ayrıca “İslam olan İslami şartları ve kuralları yerine getirmek zorundadır. İslam’a yeni ibadet şekli oluşturmaya kimsenin hakkı yok.” Diyeceklerdir. Aleviliği “İslam’ın merkezidir ” görenler o gün güçleri yeterse Cem evlerinde, Cemleri terk ettirip namaz mı kıldıracaklar. Alevileri de buna teşvik mi edecekler. Bu kafadaki insanlar şimdiden bunun alt yapısını hazırlamaktadırlar. “Cem evi de Cami de bizimdir.” Sözü buraya dayanmaktadır. Fatsa’da Üstü cami altı Cemevi olarak inşa edilmesi aslında hoşgörü değil bir Sünnileştirme politikalarıdır. Alevi köylerine ve Alevi cenazelerine Sünni imam teşviki yine bu politikanın devamıdır. Alevi seyit ve dedeleri Daha düne kadar farklı söylerlerken, bugün “Bu kuran hepimizin” Şiarları aynı politikanın devamıdır. Revize edilmiş Alevilik, Yumuşatılmış Alevilik, ardında yumuşatılmış sunilik son nokta Sunileştirme.

Kültür çeşitliliğinden inanç çeşitliliğinden korkan Tek tip millet yaratma gibi tek tip inanç peşinde olanların hedeflediği bu yapılama Aleviler için bir sondur. Yaşar Nuri Öztürk gibi Sünni din Âlimlerinin Alevi inancını okşayan “beş vakit yok” gibi sözler, Aleviliği Kuran’a ve Sünniliğe doğru bir ilgi uyandırma özendirme ve yönlendirme amaçlı planlardır. Aynı Yaşar Nuri Türkiye dışında başka bir İslam ülkesinde bu sözleri asla sarf etmemiş ve sarf etmez de.

Şimdiden gerçek kimliklerine sahip çıkmayanlar yarın konuşacak bir cümle bulamazlar. O gün Sünni birer toplum olup Aleviliği tarihe gömecekler. Belki kimlikleri Alevi olur ama özleri birer Sünni inanç olarak devam edecektir.

Not: Geniş bilgi için Daha önceden yayına koyduğum:

**ALEVİLİKTE YAZILI VEYA SÖZLÜ BELGELERİ “DAYATMA”
** HANGİ ALİ HANGİ ALEVİLİK
**DEĞİŞEN YA DA YOK OLAN ALEVİLİK
** ALEVİLER NEREYE KOŞUYOR
** ALEVİLİK VE LAİKLİK
Adlı yazılarımı inceleyebilirler.

SENİ ÇOK ÖZLEDİK “GÖZÜM”


Mustafa Elveren (Em.öğrt.)
mustafaelveren@gmail.com

“Kürtçe bir klip yapacağım…” dedin ve bu klibi yaptın. Sayende resmi ideolojinin önemli bir tabusu yıkıldı ve demokrasi mücadelesinde bir adım daha atıldı. Ne yazık ki bunun bedelini çok ağır ödedin. En kutsal olan yaşam hakkını elinden aldılar. Yani sen Paris’te bize veda etmek zorunda kalmıştın. O günden beri seni çok özledik “gözüm”.

Bu ülke seni anlamadı. O gün seni linç edenler bu gün sus-pus olmuşlardır. Sahnede “Onuncu Yıl Marşı” eşliğinde sana çatal-bıçak fırlatanlardan kimi günah çıkarmaya çalışıyor, kimisi de “Güneşi Gördüm” demogojisiyle Kürt halkını sümürerek cebini doldurmaya çalışıyor. Bu güruhun ne kadar çıkarcı “vatan severler” olduklarını hep birlikte gördük. Seni linç eden o güruhun temsilcileri bu gün Meclis çatısı altında yeni Dersim 38 katliamlarını istiyor. Bunlar kandan ve şiddetten besleniyorlar. Ama sen bunların en önemli tabusunu kırarak, ipliklerini pazara çıkardın. Bunun için sana ne kadar teşekkür etsek azdır.

Senin başlattığın yolda bu gün Türkiye’de bazı tabular yıkılmaya devam ediyor. Artık ülkemizin Başbakan’ı senden övgüyle bahsedebiliyor. Pirimiz Seyit Rıza’yı bir 19 Kasım gecesinde idam eden ülkenin bu ceberut rejimini değiştirip, “demokratik cumhuriyet”e dönüştürmek ve sana layık olmak için elimizde gelen tüm çabayı harcamaktayız. Umuyor ve diliyorum ki, bu ülkenin cumhurbaşkanları ve başbakanları bir gün Mazlum Pirimiz Seyit Rıza’dan da övgüyle bahsedeceklerdir. Tabiki bu kendiliğinde olmuyor, senin başlattığın mücadelenin devamı ile olacaktır.

28 Ekim’de doğum günündü. Dersimli hemşehrim ve eşin Gülten Hanım senin adına açtığı sitenin ana sayfasına o gün resimlerinin yanında yanan mumları yerleştirdiğini gördüm. Ne yazık ki, 16 Kasımda da ölüm yıl dönümündür. Yani doğum günün ile ölüm günün arasında 19 günlük bir süre vardır. O nedenle, geçen yıl seninle ilgili olarak yazdığım bir makalede şu öneride bulunmuştum; “16 KASIM SÜRGÜNDE ÖLENLERİ ANMA GÜNÜ İLAN EDİLMELİDİR”. Bu önerimi bir kez daha yineliyorum.

Sürgünde kalmak o kadar çok acıdır ki, onu ancak bizzat yaşayanlar daha iyi bilirler. Hele bir de sürgündeyken ölmek, acıların belki de en büyüğüdür. Başta senin gibi önemli sanatçılar ve aydınlar olmak üzere, yüzlerce insanımızı sürgünde kaybettik.

Sen ülkemizde yetişmiş ender sanatçılardan birisin. Seni anlamak için senin müziğini iyi analiz etmek gerekir. O muhteşem yorumun olan Şafak Türküsü’nün melodisi yıllardır cep telefonumda yüklüdür. Cep telefonum her çaldığında seni hatırlıyorum.

Sendikacı dostumuz Yılmaz Kızılırmak “Giderim” müziğinin eşliğinde senin için çok güzel bir slayt hazırladı. (GİDERİM >) Sevgili Yılmaz’a bu emeğinden dolayı çok teşekkür ederim.

“Vallahi biz dostu çok özledik”, vallahi biz seni çok özledik. “Gözüm” seni bir kez daha anıyor, hatıran önünde saygıyla eğiliyorum.

NOT: Ahmet Kaya’nın biricik eşi Dersimli hemşehrim Gülten Hanımın Ağabeyi Yusuf Hayaloğlu’nu da bu vesileyle saygıyla anıyorum. Bu iki canın kaybından dolayı büyük acılar yaşayan Gülten Hanım’a sabırlar diliyorum.

WEB: http://www.gomanweb.com/

13 Kasım 2009 Cuma

Duyarlılığınızı sevsinler!


Murat Çakır

Hani derler ya, »Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek gerek« diye, muhafazakâr-liberal Alman hükümetinin de sağlam demagoji yaptığını teslim etmek gerekiyor. Tekellere ve banka sahiplerine verilen vergi hediyelerini, »verimli olanların hakkıdır«, sosyal alanlardaki kısıtlamaları da »istihdam teşviki« olarak paketleyip sunar, demokrasiyi koruma gerekçesiyle demokratik hakları teker teker budarken, şimdi de »aşırılıkla mücadele« başlığı altında »aşırı sol veya aşırı sağ, antisemitizm ve islamizme karşı« savaş açtı.

Gençlik uzmanları »aşırılıkla mücadele« olarak lanse edilen hükümet programının, açıklanan hedefin tam tersine neonazileri destekleyeceğini ve nazilere karşı çıkan sivil girişimlerin, genç antifaşistlerin ve neonazi saldırılarının mağdurlarının »aşırılık« suçlamasına ve sonucunda güvenlik güçlerinin koğuşturmasına maruz kalacaklarını belirtiyorlar. Son 16 yılda neonazilerin 141 insanı katletmelerine rağmen, sanki sadece radikal sol ve müslümanların küçük bir kesimi arasında kök salan antidemokratik yaklaşımların, demokrasiyi ve insan haklarını tehdit ettiğini telkin edebilmek öyle az buz bir şey değil. Sağlam demagojidir.

Alman egemenlerinin ustaca kullandıkları bir başka alan ise, antisemitizme karşı olan duyarlılık. Öyle ki, antisemitizme karşı çıkılarak, daha rafine, daha ince antisemitizm yapılmakta, bununla birlikte »antisemit« suçlaması, savaş politikalarına karşı çıkanları ve İsrail devletini eleştirenleri diskredite etme, karalama için kullanılmaktadır.

Örnek mi istiyorsunuz? Buyrun: 2007’den bu yana Britanya’daki Exeter Üniversite’sinde öğretim üyeliği yapan İsrailli tarihçi Prof. Dr. Ilan Pappe, geçenlerde Selam Şalom Filistin/İsrail Çalışma Grubu tarafından bir konuşma yapmak için Münih’e davet edilmişti. Toplantı, belediyeye ait bir salonda yapılacaktı. Ancak belediye Pappe’ye yasak koydu. Gerekçesi de gûya »antisemitizme karşı mücadele«ydi – yanlış okumadınız, İsrail’in Hayfa kentinde doğan bir Musevî’nin yapacağı konuşma, antisemitizme karşı olan duyarlılık nedeniyle yasağa maruz kaldı.
Pappe, Münih’in SPD’li Belediye Başkanı Christian Ude’ye yazdığı mektubunda, »1930’lu yıllarda babam Almanya’da benzer bir yasakla susturulmuştu, şimdi, 2009 yılının Almanya’sında aynı sansürün tanığı olmak son derece üzücü« diyerek, şaşkınlığını ve kızgınlığını dile getirdi. Nasıl şaşırıp, kızmasın adamcağız? Holocaust mağduru bir ailenin çocuğu, »Holocaust’la, tarihimizle hesaplaştık. Ders çıkardık, şimdi demokratiğiz« iddiasında olan Almanya’da sansüre uğruyor.

Bence kabahat Ilan Pappe hocanın kendisinde. Kendisiyle tanışık olsaydım, aramızda muhtemelen şöyle bir diyalog geçerdi:

- »Yahu hocam, bence kabahat sende. Almanya’da konuşmanı yasaklamaları normal.«
- »Niye ki?«
- »Etme hocam, sen kalk 2006 yılında ›Filistin’in etnik temizliği‹ başlıklı kitap yayınla ve İsrail devletinin planlı bir şekilde Filistin’deki yerli halkı yerinden etmeye çalıştığını, hatta başta Ben Gurion olmak üzere siyonist önderlerin bu hedefi sistematikmen takip ettikleri tespitini yap; bunun üzerine İsrail’de sana karşı çıkılsın ve sen kalk Almanya’da konuşma yapmak iste. E, olmaz tabii.«
- »Yok daha neler. Kardeşim ben tarihçiyim ve tarihsel gerçekleri yazıyorum. Ne yani, musevîyim diye, İsrail’i eleştiremeyecek miyim? Yahu, Goldstone Raporu’da mı yalan!«
- »Tamam hocam, bana göre haklısın elbet. Ama örneğin Almanya Yahudi Cemaatleri Merkez Konseyi genellikle her İsrail eleştirisini antisemitik olarak nitelendiriyor. Eh, Alman devleti de...«
- »Canım olur mu öyle şey. Bir grup kalkacak, Yahudî deneyiminin ve büyük felaketin tek temsilcisi olduğunu iddia edecek ve neyin antisemitik olup olmadığına karar verecek. Sen işin asıl arka planına bak.«
- »Nedir hocam o?«
- »İsrail’deki egemenler sürekli tehdit altındayız gerekçesiyle ülkeyi barut fıçısına döndürdüler. Her dört İsrailliden birisi yoksulluk sınırı altında yaşarken, onlar milyarları silahlar için harcıyor. Eh, Almanya Dolphin denizaltılarını, ABD de F35 savaş uçaklarını İsrail’e satarken, bölgedeki en önemli müttefiklerini bir kaç milyon Filistinli için rahatsız edecek değiller ya. Antisemitizme karşı duyarlılıkmış! Duyarlılığınızı sevsinler. Demagoji yapıyor bu hıyarlar. Hem silah sat, hem saldırı savaşlarına katıl, hem de hammadde ve enerji kaynaklarını sömür; sen dünya piyasalarına serbest girerken, kendi piyasalarını yoksul ülkelere kapa, iç politikanda ırkçılığın daniskasını yap, ondan sonra kalk, beni, bir musevîyi antisemitizme karşı çıkmak bahanesiyle sansüre kalkış. Hadi ordan, densiz!«
- »Aman hocam dur, sinirlenmene değmez. En iyisi mi, ben ikimize birer ada çayı yapayım. Sıcak sıcak içeriz....«

DERSİMİN "ONUR"U‏...


Ava Péré
diyarikert@gmail.com

Onur Öymen in TBMM de ki konuşmasını canlı canlı izledik.

Dersim katliamını savundu ve kanlı canlı cansız yeni Dersim katliamlarının devam etmesi gerektiğini belirtti.

Hem de Dersimli Kemal Kılıçdaroğlu nun,Kamer Genç in yüzlerine baka baka.

Adını pek bilmediğim diğer Elazığlı,Diyarbakırlı,Bingöllü Ağrılı,Erzurumlu v.b milletvekillerinin(Belki de bazıları Şeyh Sait in uzaktan veya yakından akrabaları ya da o isyanda öldürülenlerin torunlarıdır) gözlerinin içine baka .

Hem de Şeyh Sait isyanından sonra sürgüne gönderilen ve trende doğduğunu duyduğum Kâmran İnan ın adını ana ana. (Herhalde Diyap Ağayı unuttu)

Chp ye oy verenlerin ağızlarına,kulaklarına üfüre üfüre.

Eminim ki Onur Öymen in konuşmasından sonra Kılıçdaroğlu ile ,Kamer Genç kendisini tebrik etmişlerdir.

Peki niçin tebrik etmişlerdir?

Demişlerdir ki ;"Sayın Öymen, Dersim katliamından öldürülen atalarımız,yakınlarımız,komşularımız,köylülerimiz,aşiretimiz mensuplarının kemiklerini kaynatıp suyunu bize içirdin,ne kadar da güzel pişirmişsin, tadı damağımızda kaldı"

Eminim ki Sinan yerlikaya ile Veli Yıldırım da ,kendileri mecliste olmadıkları için,Öymen i restoranta yakalamış konuşmasından dolayı tebrik edip,kadeh kaldırmışlardır.

Bilindiği gibi son seçimde Chp Dersim den mebus çıkaramadı.

Her şeyin bir kırılma noktası vardır;bu konuşmada bir kırılma noktası olmalı.

Hala Chp ye oy veren Dersimlilerde ve Dersimlilerin dostlarından zerre kadar onur ve gurur kalmışsa gerekeni yapar,Chp nin tabelasını indirir,üye olanlar istifa eder,bundan sonraki seçimlerde bir tek oy vermez.

Eğer "Onur"un "onurundan" zerre kadar Kılıçdaroğlun dan da varsa, O da istifa eder.
Eğer hala istifa etmiyorsa;

Nerede bu Pirler,Dedeler? O nu düşkün ilan etmeliler ve selam bile vermemeliler.

12 Kasım 2009 Perşembe

”DEMOKRATİK YENİDEN YAPILANMA" SÜRECİNE AKTİF KATILIM ÇAĞRISI‏

Tarihimizle yüzleşmek ve kendimizle barışmak için;

Kendimizi anlatmak ve diğerlerini anlamak için;

Demokratik yeniden yapılanma sürecinin, sadece belirli bir etnik grubun siyasi ve kültürel hakları konusuna indirgeyen algıdan kurtarılıp, tutarlı argümanları ile olması gereken boyutuna çekilmesi için;

Süreci adeta bir mevzi kazanma veya kaybetmeme savaşına dönüştürmeden, ülkemiz ve halkımız için bir yenilenme ve yeniden yapılanma fırsatı yaratmak için;

Çocuklarımıza, kendilerini daha güvende hissedecekleri, daha mutlu yaşayabilecekleri ve sömürünün, çatışmanın, güvensizliğin değil; ikramın, barışın, eşitliğin, sevginin egemen olduğu bir ülke ve bir dünya bırakmak için;

Süreçten kapabileceklerimizi değil, sürece katabileceklerimizi konuşmak ve aramak için;

Biz aşağıda imzası bulunan farklı dünya görüşlerine sahip Çerkesler;

Yüzlerce yıllık geçmişinde farklı etnik yapılarla iç içe yaşaması sebebiyle kimliklere saygıyı içselleştiren,

Çok farklı inançların harmanlandığı coğrafyası sebebiyle inanç ve ifade özgürlüğünden yana olan tavrını kolektif hafızasına kodlamış olan,

Bireysel özgürlüğü yaşamının önemli şartı sayarak, tercih hakkına saygıyı kültürünün en önemli ögesi haline getiren Çerkesleri ve tüm örgütlü yapılarımızı, duyarlı fertleriyle Demokratik Yeniden Yapılanma sürecine daha aktif katkı yapmak üzere “Biz de Varız” demeye davet ediyoruz.

Bu sürecin ülke ve toplum lehine sonuçlanması için çalışmak, tüm toplum kesimleriyle birlikte elbette ki biz Çerkeslerin de görevidir.

Demokratik Yeniden Yapılanma’ya evet, ayrıcalık ve halklar hiyerarşisine hayır diyoruz.

Yok sayarak var olunamaz!

Özgür ve demokratik bir toplum için Çerkesler hazırdır!

Yea Marje!

DEMOKRASİ İÇİN ÇERKES GİRİŞİMİ
Grup Sözcüleri: Yalçın Karadaş - Hulusi Üstün

E-Posta: destek@cerkesgirisimi.org

http://www.cerkesgirisimi.org/index.php?page=1

BERLİN DUVARI, EROL ZAVAR, YÖK, ROJİN VE ‘DEMOKRATİK AÇILIM’




Adil Okay
adilokay@hotmail.fr

Havadan sudan yazayım bu gün diye oturdum bilgisayarın başına. Tuttuğum notlara baktım, hep iç karartıcı. Güler Zere, Erol Zavar, Berlin Duvarı, Rojin, YÖK’ün kuruluş yıldönümü. Hangisi hakkında yazayım diye düşünürken, neden hepsini kapsayan bir yazı olmasın dedim.

***
Güler Zere serbest bırakıldı. Gecikmeli olarak. Öyle sanıyorum ki eğer dışarıda yürütülen kampanyalar olmasaydı, o da İsmet Ablak gibi cezaevinde hayatını kaybederdi. Sevindim elbette. Dilerim sağlığına kavuşur. Şimdi sıra diğer kanser hastası tutsaklarda. Adlarını yeniden hatırlatmakta yarar var: Erol Zavar, Taylan Çintay, Yusuf Taylan, A. Samet Çelik, Halil Güneş, Nurettin Soysal, Veysi Özer, Latif Bodur, İsa Yağbasan, Deniz Yıldız. Ayrıca sağlık durumu kötüleşen, kendi başına yaşayamayan 39 tutuklu ve hükümlü daha var. İHD bu mahkumların durumuyla ilgili bir dizi etkinlik kararı aldı. İsmet Ablak’ın ölmeden önce yazdığı son mektubu okudunuz mu? Okumadıysanız mutlaka okuyun. İnsanı sessiz kaldığı için utandıran, gözlerini yaşartan bir veda mektubu. Erol Zavar’ın kızım Öykü’ye yazdığı mektupları kamuoyu ile paylaşmıştım. Ondaki insan sevgisini, doğa sevgisini göstermek için. Erol Zavar’ın ve diğer politik tutsakların, ‘F tiplerini’, hastalık ve tedavi koşullarını betimleyen mektuplarını sitemde ( http://www.adilokay.com/ ) bulup okuyabilirsiniz.

***
6 Kasım’da YÖK protesto edildi. Sayıları az da olsa YÖK’ün bir 12 Eylül faşist kurumu olduğunu, binlerce öğrenciyi, yüzlerce bilim insanını mağdur−kurban ettiğini unutmayanların varlığına seviniyorum. İktidara gelmeden önce ‘YÖK’e Hayır’ diyen AKP’den medet ummak, AKP’yi ‘demokrat’ saymak tabi ki akıllı insan işi değildi. Bu aklı evveller bir zamanlar cuntanın tercihi, Evren’in has adamı Özal’ı da demokrat ilan etmişlerdi. Ne yaptı AKP iktidara gelince? Verdiği sözleri unuttu, YÖK’ü dağıtmak yerine, eline geçirmeye yöneldi. Ne de olsa YÖK de bir iktidardı. Ve bu iktidar nimetlerinden yararlanmak AKP için cazip geldi. AKP’nin ‘demokrat’ icraatları sadece bununla sınırlı değil. Hrant’ın katillerinden 301 hâlâ yürürlükte. Bu maddeden yargılanan yüzlerce insan var. Şemdinli bombacıları, Küçük Uğur’un katilleri serbest geziyor. Taş atan çocuklar yüzlerce yıl hapis istemiyle yargılanıyor. Cezaevlerinde onlarca düşünce suçlusu, gazeteci yazar var. 1 Mayıs’ta Taksim’de yaşananlar unutulmadı. Ve diğer anti−demokratik, faşizan uygulamalar. AKP’ye demokrat diyenlere hatırlatılır.
***
9 Kasım 2009. Berlin Duvarının yıkılışının 20. Yılı. Kutlamalar var. Duvarların yıkılışı kutlanırken, İsrail’in yaptığı utanç duvarından söz eden yok. Berlin duvarının yıkılışı dünyada önemli bir olay. Hatta bir yüzyılın bitişini simgeleyebilir. Bir çağ−yüzyıl sadece matematik rakamlarla belirlenmez. Aynı zamanda o yüzyılın en önemli olayları ile başlatılıp bitirilir. Benim için 20.yüzyıl 1917 Ekim devrimiyle başlar. 1989 Berlin duvarının yıkılışı yani kapitalizmin tek başına dünyada egemenliğini ilan etmesiyle son bulur. Başlangıcı 1914 Birinci dünya savaşı sayanlar da var. Onlar 1917 Ekim devrimini yok saymak isterler. Hatırlıyorum duvarın yıkılışını kimi ‘sosyalistler’ de selamlamıştı. ‘Bürokratik sosyalizmden, gerçek sosyalizme’ geçeceğiz diyenler olmuştu. Tabi yanıldılar. Ben o sırada Paris’te sürgün hayatımın dokuzuncu yılındaydım. Sovyetlerin yıkıldığına inanamıyor, gerçek komünistler iktidarı alır, halk kapitalizmin inşasına izin vermez diye umut ediyor ve sabahlara kadar haber dinliyordum. Heyhat tarih beni yanılttı. Kapitalizm dünyada tek başına iktidar oldu. Dünya küresel bir cehenneme dönüştürüldü. Tabi tarih, “Kapitalizm, düzeltildiği takdirde en iyi alternatifsiz bir sistem olacaktır” diyenleri de yanılttı. ‘Sosyalist sistem’ yıkıldı ama kapitalizm halklara acı, ölüm, yıkım, savaş ve ekolojik felaketler getirmeye devam etti. Ve 21. Yüzyıl kapitalizmin küresel kriziyle, 2009’da başladı. ‘Sosyalizm yıkıldı, tarihin sonu, yaşasın kapitalizm’ diyenler saçını başını yolup yeniden Marks okumaya başladılar. Baksanıza Slavoj Zizek bile, 9 Kasımda The New York Times’te yayınlanan makalesinde ne diyor:

“Berlin Duvarının yıkılmasıyla başlayan süreçte, komünist rejimleri protesto eden insanların çoğu kapitalizm değil, ‘insani yüze sahip sosyalizm istiyordu’. Protestolara rehberlik eden idealler büyük oranda muktedir sosyalist ideolojiden alınmıştı. Belki de bu yaklaşım ikinci bir şansı hak ediyor. (…) Ölüm kızıldan iyidir, diye bağıran o sağcıların şimdi, hamburger yemektense kızıl daha iyidir, diye homurdandığı duyuluyor.”

***
Yıllar önce Trabzon’da TAYAD’lı gençlere linç girişimi giderek Türkiye’ye yayıldı. Bugün tescilli faşistlerin yanı sıra, apolitik bir kesim bile içindeki kötülük potansiyelini dışarı akıtmak için koşuyor. 1980 öncesi bu kesim on solcuyu bir arada görünce kaçacak delik arardı. Ama darbeden sonra taşlar bağlandı ve kurtlar sokaklara salındı. Cuntanın kalemşorları da bunları kışkırtıp durdu. İşte tam ‘Demokratik Açılım’ tartışmalarının olduğu bir dönemde Serdar Turgut adlı bir ‘köşelemeci’, şarkıcı Rojin’i linç etmeye kalktı. Onu dağa kaldırıp leş kargalarına yedirmekten söz etti. Serdar Turgut bu çıkışıyla (İnişiyle−alçalmasıyla demek daha doğru) büyük olasılıkla Trabzon’daki linç ordusundan, Sivas madımak’ta insanları diri diri yakanlardan, kadın düşmanı magandalardan ve Kürt düşmanlarından alkış almıştır. Ancak onun unuttuğu bir konu vardı. Rojin popüler bir Kürt şarkıcısıydı. TRT Şeş’te çalışmaya başlamış ve hayran kitlesini de arttırmıştı. Dolayısıyla Serdar Turgut gereken yanıtı aldı. Rojin’e çok geniş bir yelpazeden destek geldi. Doğrusu ben Rojin’i tanımazdım. Bu konuda cahilliğimi mazur görün. Ben, 1985’te Moskova’da ‘Dünya Öğrenci ve Gençlik Festivali’ne birlikte delege olarak katıldığımız sürgündaşım Şıwan’da takılı kaldım. Gazeteci yazar Güler Yıldız’ın, Rojin ve onun TRT Şeş ten ayrılma serüveniyle ilgili yazdığı yazı onu tanımama vesile oldu.

Rojin’e verilen bu destek, 12 Eylül darbesinden sonra gözaltlarında tecavüze, tacize uğrayan solcu genç kadınlar için de verilse ne kadar iyi olurdu. O zamanlar bir korku imparatorluğu kurulmuş, yüz binlerce insan cuntanın gazabına uğramış, binlerce devrimci Diyarbakır zindanlarında, Mamak’ta, Metris’te ve diğer cezaevlerinde insanlık dışı uygulamalara maruz kalmışlardı. Pamuk Yıldız, ‘O hep aklımda’ adlı romanıyla Mamak sürecini çok iyi anlatır. Adnan Yücel’de ‘Dörtlerin gecesi’ adlı destanında Diyarbakır cehennemini betimler. Ben de ‘Karanlığın İçinde Aydınlık yüzler – Ölülerimiz Konuşuyor’ adını verdiğim tiyatro oyunumda Diyarbakır zindanlarını anlatmıştım. Tabi demokrasiye geçildi masallarının anlatıldığı 1990’lardan sonra da gözaltlarında taciz ve tecavüz devam etti. Yargısız infazlarda ölenlerin sayısı binlerle telaffuz edilmeye başlandı. Bakalım ‘Demokratik Açılım’ bunlardan hesap soracak mı? Ve zaman aşımı demeden tecavüzcülerden, işkencecilerden, Şemdinli bombacılarından, Küçük Uğur’un ve Uğur gibi 350 çocuğun katillerinden, yargısız infaz amirlerinden hesap sorulacak mı? Umarım Rojin’e verilen desteğin çok daha fazlası, bu katillerden ve tecavüzcülerden hesap sorma kampanyalarına da verilir. Umarım sadece bu günkü potansiyel darbeciler değil, bizzat darbe yapıp yüz binlerce insanı işkencelerden geçiren, Diyarbakır zindanlarında insan aklının kabul etmeye zorlanacağı mezalimi uygulayan 12 Eylül generallerinin yargılanması için verilen mücadele yükseltilir.

***
Pastırma sıcakları başladı. Bir çay bahçesinde oturmuş yazıyorum. Neyse ki teknoloji gelişti. Taşınır bilgisayarımı alıp attım kendimi dışarı. Kış güneşi güzele gelirmiş. Ben de güneşte oturuyorum. Biz güzeliz tamam da, F tiplerinde o kadar güzel insan var ki. Ya onlar ne yapıyor. Gökyüzünü üç dört metrekarelik havalandırma avlusundan günde birkaç saat görebilen politik tutsaklar. Dolunayı görebiliyorlar mı? Yıldızları? “Kısa mesafe yürümekten denge sorunlarımız başladı” diyor bir politik tutsak mektubunda. Bir diğeri “uzaklara bakamamaktan göz kaslarımız zayıflamış” diyor. Bir başkası da “konuşma güçlüğü başladı zira konuşacak arkadaş bulamıyoruz ya tek başımıza kalıyoruz bir hücrede ya da iki en fazla üç kişi” diyor. Yakında açılır mı kapılar? Açılım onları da kapsayacak mı? Kapsamazsa onların sesini duyurmak için kaç kişi sokaklara dökülecek? Kaç kişi haykıracak. Kaç kişi haykıracağız.

Sokakların sesi kesilirse dünya değişmez… Duvarlar seslere sağırlaşırsa değişim olmaz…

http://www.adilokay.com/

11 Kasım 2009 Çarşamba

BU ABLUKA DAĞITILACAK, BU KUŞATMA YARILACAK!


“Hiçbir sorunla karşılaşmadığın gün yanlış yolda olduğundan emin olabilirsin…”[1]

Hakkında, bizzat başkanının “En büyük hayalim YÖK’ü yok etmek”[2] dediği bir noktaya gelen YÖK’ün bilmem kaçıncı yıldönümünü eda ettiğimiz şu günlerde, Türkiye eğitim sistemini sorgulayan yeni bir kitap yayınlandı. Başlığı, içeriği konusunda yeterli fikir veriyor aslında: “Kuşatmayı Yarmak: Eğitim, Bilim ve Aydınlar”.[3]

Sibel Özbudun ile Temel Demirer’in 2000’li yılların ikinci yarısında kaleme aldıkları yazılardan oluşan kitap, dört ayrımdan oluşmakta. “Eğitim ve Üniversiteler” başlıklı I. Ayrım, ağırlıklı olarak yazarların neo-liberal yönelimlerin eğitim, özellikle de yükseköğrenim üzerinde yaratmakta olduğu tahribatı işleyen yazılarına ayrılmış. Demirer’in “Türk(iye) Eğitim(sizliğ)i (ve ‘sonuçları’) Hakkında” ve “Hayat ile Hayal veya Tasavvur ile Tahayyül (ya da Eğitim ve Sağlık için ‘Alternatif’)” başlıklı yazıları ile Özbudun’un “Devlet ve Piyasa Kıskacında Üniversiteler”i ve “Baskın Oran’a Açık Mektup”u bu ayrımın dikkat çeken yazıları arasında. I. Ayrımda ayrıca, üniversitelerde yükselen öğrenci mücadelesine göndermeler de ihmal edilmemiş [“İyi ki Varsınız, Çocuklar!” (Sibel Özbudun) ve “…‘Çocuklar’(ımız) Ne Yapıyor?” (Temel Demirer).

“Gençlik Nereye?” başlığını taşıyan II. Ayrım, Temel Demirer’in iki yazısından oluşmakta: “Bu Dünya ve Topraklarda Genç -İnsan- Olmak!” ile “Neo-Liberal Yıkım ve Gençlik” başlıklı yazılar, gençliği kemiren yabancılaştırıcı süreçleri, neo-liberal piyasa ekonomisi ya da günümüz kapitalizmi arkaplanında enine boyuna irdeliyor.

“Sahi, Bilim Nedir?” başlıklı III. Ayrımda ise, Sibel Özbudun’un üç yazısıyla (“Sosyal Bilimlerin ‘Sosyal Sorumluluğu’”; “Bilim Üzerine” ve “Kendi Terimlerinden Kuşku Duyan ‘İman’: Adnan Oktar”) postmodern çağda sosyal bilimlerin “ne” ve “nasıl” olması gerektiği sorunu ele alınıyor, sosyal bilim alanını temellük etmeye çalışan dinsel/İslâmi söylemleri tartışmaya açılıyor.
“Aydın Olmak!” konusuna hasredilen son bölüm ise Temel Demirer’in bir (“Aydın İçin Kenar Notları”, Sibel Özbudun’un iki (“2007 Türkiyesi’nde Aydın Olmak (mı?)”, “Aydınlık Sorgular”) yazısı ile iki yazarın bir ortak yazısından (“Umut Etmekle Yetinmeden Umudu Yaratmak”) oluşuyor.
“Kuşatmayı Yarmak” titiz bir araştırmaya dayalı bilgilendirici içeriğinin yanı sıra, yazarların sokağa yaslanan militan tavrının da damgasını taşımasıyla dikkati çeken bir yapıt. Yazarlar bunu “Ona Ne Şüphe, Kuşatmayı Yaracağız” başlıklı önsözlerinde de vurguluyorlar: “Dünyayı değiştirme bilinci vermeyen eğitim, ‘eğitim’ olarak anılmayı hak etmezken; eğitim süreci de toplumun değişimine ayak uydurarak değişmek/ değiştirmek zorundadır. (…) ‘Kuşatmayı yaracağız…’ diyenlere gereken, ‘müzmin muhaliflik’, militanlıktır… Başka türlüsü mümkün değildi; biz de böyle yaptık… ‘Yapılmalı’ dedik!”
Özetle, “Kuşatmayı Yarmak: Eğitim, Bilim ve Aydınlar”, neo-liberal kapitalizmin sürüleştirici itimi karşısında itiraz edenlerin, “İnsan Olma”da, “İnsan Kalma”da direnenlerin parkalarının cebine layık, duvar üstlerinde, kantinlerde, şehirlerarası otobüslerde, duraklarda, 6 Kasım eylemlerine hazırlanırken, öğrenci evlerinde okunması gereken bir kitap olmuş…

N O T L A R
[1] Swami Vivekananda.
[2] Aksiyon dergisinde yer alan “En büyük hayalim YÖK’ü yok etmek” başlıklı söyleşi. http://www. tumgazeteler.com/ ?a=5307341
[3] Sibel Özbudun, Temel Demirer, Kuşatmayı Yarmak: Eğitim, Bilim ve Aydınlar. Kaldıraç Yayınevi, İstanbul, 2009.392 sayfa.

10 Kasım 2009 Salı

İttihatçı Özgürlük, Kemalist Çağdaşlık, Stalinist ve İthal Sosyalistlik



”Sosyalistlerin bir muhtarı bile yoktur. Otuz yıldır Fatsa Terzi Fikri efsanesi tüketiliyor. Bu ülkede 81 il 823 kaymakamlığı olan ilçe ve on binlece belde belediyesi vardır. Ben sosyalist bir muhtarım, ben sosyalist bir belediye başkanıyım diyebilecek kaç yer ve kişi var?”


Besim ALTUNÖZ

İttihatçı özgürlük, Kemalist Çağdaşlık, Stalinist ve İthal Sosyalistlik, solun Anadolu’da maya tutmamasının nedenidir. Yıllar yılı bu olumsuz fikirler sol olarak anıldı. Sol yıllar yılı marjinallikten halka uzak kalmaktan kurtulamadı.

İttihatçı özgürlük darbeciliktir tepeden inmeciliktir. Askerciliktir. Halkın veya bir iktisadi sınıfın talebini içermez. Paşalar oturur bir ferman yazar ve diğer diktatör olan Padişaha onu dayatır. Kendi içinde muhalefete izin vermez. Resneli Niyazi Paşanın katlini İttihatçılar nasıl açıklamıştır. Resneli Niyazinin ölürken ağzından tek bir sözcük çıkmıştır; Neden?

Neden?

Çünkü İttihatçı özgürlük cuntacılıktır. Darbeciliktir. Tepeden inmeciliktir. Halkın mücadelesinin olmadığı kazanımlardır. Lütfedilmiş haktır.

Kemalist modernleşme ucubedir. Alıntıdır. Kurtuluş savasında halk vardı. Bu yüzden zaferle sonuçlandı. Fakat 1923’ten sonra Bonapartçı bir kadronun programı ve projesi hayata geçmiştir. Yönsüz, köksüz, dayatmacı, karma. İlhami Güler Hocam bir sohbetinde Gelenekle bağlarını kesen her devrim çürüyor, demişti. Doğrudur, ispatlıdır.

Türkiye solunun TİP deneyimi dışında başka kitlesel bir örneği yoktur. Türkiye solu küçük burjuva karakteri taşır. Ne sendikal bir bağı vardır ne bir toplumsal kesimle bağ kurmuştur.
Sola en yakın duran aleviler bile sosyalistleri sevip CHP'ye oy verirler. Bu inançsızlıktır. Solun hiçbir toplumsal dinamikle bağ kurmayışının ispatıdır.

Türkiye solu dar kadrocudur. Bir türlü hayatın pratiğine dair çözümler önermez, bilmez ,her şeyi devrim sonrasına havale eder. Tüm dertler devrimden sonra çözülecek.

Bir örnek verelim Gerici Faşist Eğitime Son der bizim solcular fakat bu kadar solcu bilim adamı, akademisyen, yayıncı, hatta sendika çıkıpta; ey milli eğitim bakanlığı talim terbiye kurulu başkanlığı, bilimsel demokratik, çağdaş, özgürlükçü ilkokul Türkçe kitabı budur, hayat bilgisi bu, biyoloji kitabı budur, felsefe kitabı budur, dediğimiz bir çalışma yoktur. Reddediyoruz fakat yerine bir şey koyamıyoruz.

Reel hiçbir soruna ilişkin bir hal çare önermesi yoktur.

Sosyalistlerin bir muhtarı bile yoktur. Otuz yıldır Fatsa Terzi Fikri efsanesi tüketiliyor. Bu ülkede 81 il 823 kaymakamlığı olan ilçe ve on binlece belde belediyesi vardır. Ben sosyalist bir muhtarım, ben sosyalist bir belediye başkanıyım diyebilecek kaç yer ve kişi var?

İnsan aklı almıyor solcuların kendi aralarındaki husumet yüzünden Hopa’yı harcadılar. Allah Samandağ belediyesini korusun.

İllegalite devlet icadıdır. Sosyalistleri ve İslamcıları halktan uzak tutmak, onlarla kaynaşmayı önlemek, örgütlenmeyi baltalamak için baskı aygıtları ile sosyalistler illegaliteye mahkum bırakıldılar. Fakat Sosyalistler illegaliteyi de çok sevdiler. Bir türlü gün yüzüne çıkamadılar. İllegalitenin hastalık üreten yapısı sol örgütlülüğün kültürel dokusu oldu.

İllegalitenin yarattığı şartlar yüzünden sol özgürlükçü kişilik ahlak ve insan unsurundan uzaklaşıp, asker kişilikler, her koşulda biat eden kişiler yaratmıştır.

Bu kişiliklerden ancak kahramanlar çıkar. Daha öncede yazdığım gibi solun sadece kahramanları vardır. Bu kahramanlarsa hakkını teslim etmek gerekir ki dünya sol tarihine adlarını yazmıştır.

Ne Yapmalı?

Teori solu bölen bir unsur olmuştur sürekli. Anadolu topraklarının partisine ihtiyacımız vardır. Teori Anadoluda ki hayatın teorisi olmalıdır. Bu toprakların dilini konuşan, tüm ezberlerini bozmuş, bu topraklardaki hayata proje üreten, vicdanlı insanların kuracağı bir parti gerekmektedir.

Bu parti;
Sahabelerden Ebuzerin hayatını ve ütopyasını referans alan, Müslümanların ve Anadolu gerçekliğini kavramış, bu toprakların solcuların birliğinden kurulacaktır.

Namaz kılanlarla kılmayanları adalet kavgasında bir safta tutacaktır.
Kurulacak yeni bir parti Türkiye’yi ve Ortadoğu’yu yeniden şekillendirebilir. Alınterini iktidara taşımakla kalmayacak, ülkeyi değiştirecektir.

Yapacak çok işimiz var. Ne Godot’u bekleyecek lüksümüz var, ne kendilerini Godot (Mesih, kurtarıcı, imam, önder, öncü) yerine koyanların bekleyin deme lüksü vardır.

Hayat akıyor. Siz hayata karşı hangi sözü söylüyorsunuz?

O zaman ne bekliyoruz.

---------------

http://www.fikirzamani.com/

9 Kasım 2009 Pazartesi

METİNLERİYLE ANLAM BULAN FOTOĞRAFLAR...


METİNLERİYLE ANLAM BULAN FOTOĞRAFLAR
FOTOĞRAFLARIYLA BÜTÜNLENEN METİNLER…

Tülin Şahin

Adil Okay’ın “Konuşan Fotoğraflar” kitabı, her sayfasında dile ve göze gelip hayatı farklı pencerelerden gösteriyor bize. Sayfalar arasında dolaşırken -belki de az önce sıradan diye düşünebileceğimiz bir fotoğraf karesine bakarken- görüntüler metinleriyle bir olup bize bir şeyleri işaret ediyor; etrafımızda olup biteni öylesine izlerken veya yaşarken aslında bulunduğumuz yerden daha neler görüp/okuyabileceğimizi fark ediyoruz.

Her an ve her yerde bir şeyler olup bitiyor evet, biz farkında olsak da, olmasak da. Baktığımızda görmek istesek de istemesek de.

Şair-yazar-fotoğrafçı Adil Okay’ın objektifinden O’nun baktığı yere bakıyor, O’nun gördüklerini görüyor ve bütün bunlardan O’nun algıladıklarını okuyoruz. Ortaya bir yaşam duruşu çıkıyor. Bu duruş zaman ve mekan olarak da yansıyor bize; o fotoğrafları çekerken ‘ora’daydı çünkü; kimi uzun yıllar sürgün yaşadığı Paris metrosunda, kimi bir bebeğin ilk soluğunu heyecanla paylaştığı bir doğum odasında, kimi ‘darbeciler yargılansın’ diye haykırılan 12 Eylül mitinglerinde, kimi bir Edith Piaf sergisinde, dostlar arasında, yolculuklarda, ….

Ora’daydı; hem içinde yaşıyor, hem dışında olup objektifiyle yakalıyor hem de olan-biteni görüp yorumluyordu.

Akıp giden hayatın an’da donan suretleri, türlü çağrışımlarıyla Adil Okay’ın fotoğraflarında ve metinlerinde dile gelmiş konuşuyor.

Bir kamyon dolusu pamuk ve yol kenarında kargıdan yapılma evler, bize orada çalışan/yaşayanların yaşam koşullarını düşündürtüyor; düşünüyor ve tekrar sorguluyoruz.
¨
Bir avuca sığdırılmış, ama bunun aslında bir yanılsama olduğunu bildiğimiz Eiffel kulesi; ele avuca sığmayan, ‘ruhsuz kalabalıklarda yaşanan eşkıya kent: Paris’…

Boş bir bankın, balkondaki yaşlı kadının, babasını özleyen çocuğun yalnızlığını duyumsuyor, deve güden bir çocuğun ön planda ‘gösterilen’ yüzünün yanı sıra, deve üstünde gezdirdiği ‘Sultan’ın ayağının görünen parçasında derin uçuruma düşüyoruz…

Kimi üzerine kilit vurulmuş, kimi posta kutusuna günlük gazete bırakılan, kimi otların sardığı, kimi cennete açılan kapılarda yeniliklere, maceraya, aydınlıklara açıyoruz kapımızı veya küskün, hüzünlü, vefasız, unutulmuşluğun önünde kalakalıyoruz.

Gören gözlerine, hayatın inceliklerini duyumsayan yüreğine ve kalem tutan ellerine sağlık Adil…

Künye: Adil Okay. Konuşan Fotoğraflar. Ütopya yayınevi. Ankara.

Web site: http://www.adilokay.com/

8 Kasım 2009 Pazar

BURADA DUR HELE




"Ben, Doğukaradeniz’liyim ve Kafkas kökenliyim. Aynı zamanda Türkiye sınırları içerisinde yaşıyorum. Size sadece bizim oralarda geçmişte yaşayan halkların isimlerini yazacağım. Ermeniler, Lazlar, Gürcüler ve Rumlar. Bana inanmayın buyurun araştırın! Annem, Babam Hemşin’lidir. Pazar / Rize, Pazar’ın geçmişteki adı Atena’dır. Hemşin’de, Badara, Tepan, Zuğa ve benzeri yerleşim isimleri vardı. Bu isimler Ermenicedir. Bunları da araştırın ve bana inanmayın! Tüm isimler Türkçeleştirildi..."



Hüseyin Habip Taşkın
habibtaskin@gmail.com

Mantığımızın almadığı kimi konularda yorum yaparız. Özünde ülkemiz coğrafyasında birçok olan- biteni mantığımız almadığı gibi kapsam dışında kalmış sayılırız. Gündem o kadar çok değişiyor ki, hemen mantık hesabı yaparız. Çünkü ortada mantıksız olaylar zincirini gördükçe ister istemez karşı çıkarız.

Devletin zirvesinde iktidar, muhalefet ve askeriye ipleri kendi ellerinde bulundurmak için yapmış oldukları manevraları izleriz. Gündem elektrik şoku gibi açıklamalarla gerilirken, bizlerde izleyici gibi kendi yerimizden izleriz.

Devletin zirvesinde “demokratik açılım” denilerek, bir rüzgârın estiğini görmekteyiz. Bu açılımın ayaklarının yere basmadığını görmekteyiz. Çünkü Türkiye’de demokratik hakların işleyişinde 12 Eylül 1980 Askeri Cuntası’nın yürürlüğe soktuğu yasaların olduğunu bilmekteyiz. Bu yasalar kalkmadıkça, cuntacılar yargılanmadıkça demokratik açılımdan söz edemeyiz.

Ülkemizde askerin her konuda söz sahibi olduğunu bilmekteyiz. Asker açılımlardan bazılarına hayır dedikçe, iktidarda bulunan AKP askerin yanında olduğunu anında onaylamaya gittiğini bilmekteyiz. CHP ve MHP de “asker görevini yapsın” diye muhalefet yaptıklarını bilmekteyiz. Bu ne anlama gelmektedir? “Haydi, Asker ülkemiz elden gidiyor. Biz yapamıyoruz, sizler darbe yapın” anlamına getirdiklerini biliyoruz. Ergenekon davasında yargılanmaları süren asker kökenlilere, askeriyeden destek geldiğini, devletin zirvesinde yapılan görüşmeleri basın açıklamalarıyla bilmekteyiz. Demokratik açılımdan söz edebilir miyiz?

Ülkemizde milletvekillerinin dokunulmazlıkları hala devam ederken, devrimci düşüncelerinden dolayı ve Kürt kimliğinden dolayı insanlara polisin, sorgucuların nasıl dokunduklarını biliyoruz. Cezaevlerini de biliyoruz. Demokratik açılımdan söz edebilir miyiz?

Ülkemizin sorunlarından bir tanesi olan ve yıllarca kangren hale gelmiş olan Türkçülük edebiyatıyla yıkanan beyinlerin “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” diyerek, faşist çetelerin oluşmasını sağladıklarını biliyoruz.

Gelinen aşamada ırkçılığın, kafatasçılığın kışkırtıldığı ülkede, her yapılan açıktan yapılmakta olduğunu biliyoruz. Kürtler sorunu üzerinde oyunun oynandığını biliyoruz. Demokratik açılım bunun neresinde diye sorabiliriz.

Bolu Expres gazetesinde köşe yazarı olan Işın Erşen, Gabar Dağın’da Bolu 2.Komando Tugayı’na bağlı 13 askerin öldürülmesiyle ilgili yayınlamış olduğu yazıda: “Türk işte karşında düşmanın” başlıklı yazısı yer alırken… DTP milletvekillerinin MYK üyelerinin ve belediye başkanlarının isimleri yer alırken… Bu insanlar açıkça hedef tahtasına konulurken,”açılım” çok zor olacak görünüyor.

Yargıtay ise “DTP’liler öldürülsün”ü düşünce özgürlüğü saydı. Bolu Cumhuriyet Savcılığı, Düzce Ağır Ceza Mahkemesi’nin ardından Yargıtay’da”şehit edilen her asker için beş DTP’li öldürülmeli” çağrısında suç unsuru bulunmadı. Yargıtay 8. Ceza Dairesi, Adalet Bakanlığı’nın Düzce Ağır Ceza Mahkemesi’nin verdiği takipsizlik kararının bozulması için yaptığı” kanun yararına bozma” talebini reddetti. Kararda, yerel mahkemenin verdiği kararda isabetsizlik görülmediği belirtildi.

Burada dur hele! Diyerek yazıma devam edeyim! Bolu Expres gazetesinde köşe yazarı olan Işın Erşen, görüşlerinden anlaşılacağı üzere Türkçülüğü ön planda tutarak, bu ülkede yaşayan diğer halkların varlığını inkâr etmektedir. Kendilerinden olmayanların bu ülkede yaşam hakkının olmadığını savunmaktadır. Açıktan Kürt halkını ve temsilcilerini hedef tahtasına oturtmaktadır. Verilen kararların hukukla bağdaştığını söylememiz mümkün değildir! Irkçılığa, kafatasçılığa ve faşizme davetiye çıkartmaktan başka bir şey değildir.

Ben, Doğukaradeniz’liyim ve Kafkas kökenliyim. Aynı zamanda Türkiye sınırları içerisinde yaşıyorum. Size sadece bizim oralarda geçmişte yaşayan halkların isimlerini yazacağım. Ermeniler, Lazlar, Gürcüler ve Rumlar. Bana inanmayın buyurun araştırın! Annem, Babam Hemşin’lidir. Pazar / Rize, Pazar’ın geçmişteki adı Atena’dır. Hemşin’de, Badara, Tepan, Zuğa ve benzeri yerleşim isimleri vardı. Bu isimler Ermenicedir. Bunları da araştırın ve bana inanmayın! Tüm isimler Türkçeleştirildi, fakat bizler eski isimleriyle anmaya devam etmekteyiz. Hemşin’ce dilimizi bize dedelerimiz yasakladı. Neler yaşandığını bize anlatmaktan kaçındılar. Bu konu başka bir konudur, elbette sizlerle bir gün paylaşırım! Evet, Türkleştirildik ve bana inanmayın araştırın! Size ülkemizin diğer bölgelerini anlatmayacağım ve oralarda kimler yaşıyor sizler kendiniz araştırın ve kimlerin yaşadığını sizler görün!

Türkçülükle bir yere varamazsınız! Diğer halkları kabul etmek zorundasınız. Demokratik açılım olacaksa, halkların kardeşliği için gerçekten olsun! Birbirimizi imha ederek ya da yok sayarak hiçbir yere varamazsınız. Hani bu ülkeden çok medeniyetler geçmişti diyorsunuz ya! Bizlerde bir medeniyetin kişileriyiz. İnsanız insan…

Yıllardır bu ülkede birlikte yaşandı ve yaşanmaya devam ediliyor. Türkü, Lazı, Çerkezi, Kürdü, Romanı, Rumu, Yahudisi, Arabı ve diğerleri! Ama sistem ve işleyişi ne yazık ki, ırkçı, faşist yöntemlere meyillidir.

DTP’nin siyasi görüşlerini kabul edelim ya da etmeyelim, Görüşlerine tam olarak katılmaya biliriz, ama onları hedef tahtasına oturtamayız. Onların savundukları da bir düşüncedir. İnsanca düşünceler bu ülkede bazı yoz düşünceler tarafından onay görmüyorsa, “bire, beş” deniliyorsa ve bu ülkenin adalet kurumu da bire, beşleri düşünce kategorisine koyuyorsa! Bunun adına faşizm denilir.

Efendiler bir anlık kimliklerinizi bir kenara bırakın ve şöyle düşünün; Parselli dünyada sınırlar kalmış ve hiçbir halkın tapulu malı değil… Renkleriyle, dilleriyle, üretim yaparak, eşit koşullarda birlikte paylaşarak… Askeriyenin, silahların, ölümcül bombaların olmadığı bir ortamı düşünün! İnsanın insan üzerindeki sömürüsünün olmadığını düşünün…

Bizler farklı kültürlerin insanları olsak da, aramızda ırkçı, kafatasçı düşüncelere yer vermeyeceğiz. Dünyanın her yerinde bu gibi görüntüler olsa da. Biz emekçiler etten duvar öreceğiz.

7 Kasım 2009 Cumartesi

TARİH YALAN SÖYLÜYOR...




”Dünyanın neresinde olursa olsun öncelikle “devlet” ve “resmi ideoloji” gerçeği vardır bu gerçek, tarihin nesnelliğini ortadan kaldırmak için yeterlidir…”

Nuri SAĞALTICI(*)
nurisagaltici@hotmail.com

Eğitim-öğretim kurumlarında “tarih bilimi” diye genç beyinlere öğretilen ve okullarda tarih dersi adı altında okutulan derslerde verilen bilgiler,insanoğlunun tarihsel gerçeğini yansıtıyor mu gerçekten? Küçük yaşlarda tümüyle doğruymuş gibi gördüğümüz olaylar, bunların nedenleri ve sonuçları, yaşanan “tarih” gerçeğiyle yüzleşince tuz buz oluyor elbette. İnsan, bunlardaki bilinçli yanlılığı, abartmaları zamanla görebiliyor.

Dünyanın neresinde olursa olsun öncelikle “devlet” ve “resmi ideoloji” gerçeği vardır bu gerçek, tarihin nesnelliğini ortadan kaldırmak için yeterlidir. Çünkü her devlet, kendi varlığını sürdürebilmek için kendi varlığını sürdürecek “haklı(!)” nedenlerle tarihe kendi damgasını vuracaktır. Bu gerçek, tarihin üzerinde daima bir sis perdesi olarak kendini gösterecektir.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde yazılmış olan pek çok tarih kitabı vardır ve bunlar Divan edebiyatı anlatılırken de Divan nesir örnekleri olarak öğrenciye aktarılmakta, Osmanlı tarihi anlatılırken de o dönemleri aydınlatan en önemli belgeler olarak kullanılmaktadır. Şimdi bunlar üzerinde tarafsız bir yorum yapmak istersek;

Bu tarih kitaplarını yazan kişilerin ezici bir çoğunluğunun “vakanüvis” (padişahın birer memuru olarak çalışan olay yazarı) olduğu bilinmektedir. Bunların savaşlarda genellikle padişahın yakınında bulunan ve çoğunlukla, olayları yaşandığı anda not eden insanlardır.Örneğin bunların yazdıkları tarihlerde padişahların savaşlardaki hatalarını, yanlışlarını açıkça ve tarafsızca belirtme şansları var mıdır? Doğal olarak padişahın gönlünü okşayacak şeyler yazması ve hiç olmazsa, padişahın aleyhine hiçbir ifadeye yönelmemesi beklenir. Böyle bir yazıda nesnellik beklenebilir mi?

Nihat Sami Banarlı’nın Resimli Türk Edebiyatı Tarihi adlı yapıtında “Tarih-i Ebu’l Feth”in yazarı Dursun Bey hakkında verdiği bilgilere bakalım:”Dursun Bey, ordu içinde yetişen bir ilim ve sanat adamıydı. Bursa’da veya Bursa çevresinde bir yerde doğmuştu. İstanbul fethinde, şehrin surlarına bugünkü Cibali Kapısı’ndan hücum ederek şehre bu kapıdan girdiği ve karargahını bu semtte kurduğu bilinen, Bursa subaşısı Cebe Ali Bey’in yeğeni idi.” Banarlı’nın Dursun Bey’in tarih kitabıyla ilgili değerlendirmesi daha da dikkat çekicidir: “ Bu eser, yazarının, bizzat içinde bulunduğu vakaları (1442-1448’e kadarki 46 yıllık Osmanlı tarihini) anlatır. (…) yazar, bilhassa maddi ve manevi kudretinin HAYRANI olduğu Fatih Sultan Mehmet’in seferlerini ve zaferlerini anlatırken çok samimi ve adeta HEYECAN DUYARAK ANLATTIĞI halde ifadede söze güzellik ve azamet verdiğini zannettiği külfetli üsluptan uzaklaşamamıştır.” (Nihat Sami Banarlı, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, C.1, sayfa 497-498 MEB Yayınevi, 1987)

Dursun Bey’in “heyecan ve hayranlık”la yazdığı tarih kitabında ne kadar nesnellik aranabilir? Aşık Paşazade Tarihi, Cevdet Paşa Tarihi, Oruç Bey Tarihi ya da Tevarih-i Al-i Osman’da bu tür anlayışlar egemenken bu eserler insanlık tarihini ne kadar gerçeğe uygun anlatabilir?

Şimdi olaya tersinden bakalım: Fatih Sultan Mehmet’le savaşan bir ülkenin tarih kitaplarında aynı olaya bakışı acaba bizim tarih kitaplarımızın bakışıyla benzeşir mi? Elbette benzeşmeyecektir. Hatta bizim olaya bakışımızdan çok farklı bir açıdan ve yalnızca kendilerine yontacak şekilde olayı süsledikleri açıktır. O zaman tarih biliminin “nesnel”liği nerede kalıyor ve onu nasıl “bilim” diye insanlara yutturuyoruz?

Bilimin en önemli ilkelerinden biri de “evrensellik”tir. Peki, aynı olay hakkında farklı ve birbiriyle çelişen iki farklı bakış varsa bu anlatım mantığı nasıl “evrensellik” taşıyabilir?

Osmanlı Tarihi üzerinde örneklendirdiğimiz bu tezimizin yalnızca Osmanlı tarihiyle ilgili olduğu sanılmamalıdır. Bütün tarih kitapları ve bütün ülkeler için geçerli bir tezdir bu. Örneğin bugün gözümüzün önünde yaşanan, Amerika’nın Irak’ı haksız işgali var. Birleşmiş Milletler’i yalanlarla yanıltarak ve kendi saldırgan gücünü dayatarak Amerika, Irak’ı emperyalist amaçları uğruna işgal etmiştir. Amerika açısından bunun adı “Irak’a demokrasi götürme” operasyonudur. Hatta Bush çılgınına sorarsanız, “Bush, Allah adına insanlığın yeryüzü kurtarıcısıdır.” Bunu dünya basını önünde utanmadan açıkça da ifade etmiş, kendisine “vahiy” geldiğini söyleyecek kadar da ileri gitmiştir. Amerika’nın Irak’a götürdüğü “demokrasi”, bugün Irak’ta kanla yazılmakta, her gün 80-100 kişinin canına mal olmaktadır. Amerika, bu rezilliğini ve insanlık dışı uygulamalarını itiraf etmek zorunda kalmıştır. Fakat emin olunuz ki bütün bu olaylar, ilerde Amerika’nın tarih kitaplarında ya “masum birer hata” olarak geçiştirilecek ya da Conilerin "kahramanlık" masalı olarak aktarılacaktır. Aynı olaylar, Irak tarih kitaplarında ve okullarda nasıl anlatılacak siz düşünün. Şimdi insanlığın tarihsel gerçeği hangi kitaplarda yansır sizce? Amerika’nın yazdıracağı resmi tarih kitaplarında mı yoksa Irak devletinin okullarda okutacağı tarih kitaplarında mı? Amerika’nın Vietnam işgali, İsrail-Arap Savaşları, Türk_-Yunan Savaşları, Kıbrıs Çıkarması ve binlerce olayda aynı farklı bakış söz konusu değil mi?

Hatırlayalım, Rahmetli Turgut Özal döneminde Türk Dışişleri Bakanı ile Yunan Dışişleri Bakanı (sanırım o dönemin Dışişleri Bakanı Mesut Yılmaz'dı) bir araya gelip her iki ulusun tarih kitaplarındaki kimi abartmaları; tarihe ve bilime aykırı olup tarih kitaplarında yer alan kimi yanlışları ortak bir kurul oluşturarak düzeltme kararı almış ve bu olay basının gündeminde uzun süre tartışılmıştı. Türkiye ile Yunanistan diplomasisinin bahar mevsimini yaşadığı dönemleri herkes hatırlar.

Eğer iki ülkenin Dışişleri bakanlıkları düzeyinde bu konular gündeme gelmişse, tarihi anlatımda izlenen yolda hatalar olduğu resmen ilan edilmiş demektir. Ama bu, tek yanlı bir eksiklik ya da bir kabahat değildir. Yani Türkiye'yi suçlamak için kullanılabilecek bir olgu değildir ve olmamalıdır. Çünkü bütün ulusların ve ülkelerin tarihinde aynı yanlışlar, çarpıtmalar ve abartmalar vardır.

Bir savaş çıkıyorsa tarihte bunun elbette bir başlatıcısı ve asıl sebebi vardır. Fakat savaşa katılan uluslardan hangisi kendi tarihini yazarken "Biz suçluyuz, hatalıyız." diyor ki? Herkes kendine yontarak kendi milletini aldatıyor.

Örneğin, Pelopennes Savaşı -yanılmıyorsam- Atinalılarla Spartalılar arasında mö 5-4. yy'da ortaya çıktığında, dünyaca ünlü komedya şairi Aristophanes, Barış adlı oyununu yazıp devlet yöneticilerini vatan hainliğiyle suçlayacak, kendilerinin Spartalılarla on yıllarca kardeşçe yaşadıklarını ve aralarında hiçbir sorun olmadığını söyleyecektir. Bu savaşın, yalnızca devleti yönetenlerin kişisel çıkarlarını "ulusal çıkar" diye yutturarak insanları savaşa ve ölüme sürüklemelerinden kaynaklandığını ileri sürer. Tiyatro tarihi okuyanlar iyi bilir bunu. Çünkü tarihte bilinen ilk tiyatro sansürü Barış adlı oyuna uygulanmış ve bir iddiaya göre bu olay, antik Yunan tiyatrosunun sonunu hazırlamıştır.

Şimdiki Yunan tarihi, acaba bu olayı açıklarken "Suçlu bizdik." der mi? Sanmıyorum. Çünkü o tarih kitaplarında o dönemin ünlü sanatçısı olan Aristophanes'in değil, devlet yöneticilerinin görüşü egemendir. Bu nedenle resmi tarihler yalanlarla örülüdür.

Bu yönüyle tarih, bir ninni, bir masal değil mi sizce de? “Uyu yavrum ninni, avutayım seni…”

----------

http://www.nurisagaltici.blogspot.com/



(*) Nuri Sağaltıcı: Edebiyat Öğretmeni ve Yazar. ”Söz Sanatları” isimli bir kitabı bulunmaktadır.

6 Kasım 2009 Cuma

KAZ KAFALI…OLMAK

”Kazlar “> <” halinde uçarlar. Bu uçuşun sebebi, oluşturdukları hava akımından dolayı enerjilerinin yarı yarıya tasarruflu kullanılmasıdır. Arka sıralara gittikçe daha az kanat çırpışı ile aynı yolu gitme şansları vardır. Ve her yorulan kaz yerini yanındakine bırakarak bir geri sıraya gidiyor. Bu dönüşüm sürekli devam ediyor…”

Remzi Aydın
remziaydin62@hotmail.com

“KAZ KAFALI” OLABİLMENİN KOŞULLARI;

Önyargılar ve insan; ne kadarda perçinleşmiş. Uğur böceğini sevmeyen yoktur herhalde. Bende çok severim, elime alıp “uç uç” demeye ve bana şans getireceğini düşünmeye iten şeyin ne olduğunu hep merak etmişimdir. Ama aynı uğur böceği et ile besleniyor. Otçul bir hayvan değil anlayacağınız. Hele yakın çekimde bu beslenişini görseniz benim gibi korkardınız herhalde. Canlı canlı küçük böcekleri ağzına alıp parçalaması, ağzının kenarından akan böceğe ait sıvıların yavaş yavaş inişi… Bunu uğur böceğine yakıştıramayız, ama sevgilimizin, annemizin, babamızın, yavrumuzun eti ağzına alıp yiyişini zevkle izleriz. Hatta “gel sana bir mangal partisi” vereyim demekten hoşlanırız. Konu sanki dağıldı, ne diyordum; “kaz kafalı” olmak.

Kazlar “> <” halinde uçarlar. Bu uçuşun sebebi, oluşturdukları hava akımından dolayı enerjilerinin yarı yarıya tasarruflu kullanılmasıdır. Arka sıralara gittikçe daha az kanat çırpışı ile aynı yolu gitme şansları vardır. Ve her yorulan kaz yerini yanındakine bırakarak bir geri sıraya gidiyor. Bu dönüşüm sürekli devam ediyor. Menzillerine ulaşabilmeleri için nöbet değişimini mükemmel uygularlar. Yani kazların içinde “BEN” özelliği yoktur. “Ben”liklerinden sıyrılmış, kaz olarak yaşama asılabilmiş özelliklerle bezenmiştir. Ben olmadan olmaz, bensiz yapamazlar, ben yoksam her şey biter gibi özelliklere sırt dönmüştür kazlar. Onun yerine “biz” giysisini giymişlerdir. Diyelim ki içlerinden biri yaralandı, hastalandı uçamıyor. O zaman guruptan 2-3 kazı onun yanına refakatçi bırakarak uçuşlarına devam ederler. Refakatçiler o kaz iyileşene kadar ona bakar ve beslerler. İyileşince de ya tek başlarına ya da başka bir kaz gurubuna katılarak yollarına devam ederler. Kazlarda cinsiyet farklılığı da yoktur. Eril ya da dişil fark gözetmeksizin bu mücadelede eşit koşullarda, eşit emek harcayarak yol alırlar. Kazların her birinin renksel ve biçimsel farklılıkları vardır ama bu önemli değildir. Kazların her birinin (insan algılamasına göre yanı olduğu düşünülsede) farklı ses tonu vardır, ama ses tonlarına göre ayrıcalıkları yoktur. Şekilsel farklılıklar; ayrıcalıklar tanımaz kazlara. Yani kaz olmak gerçekten zordur. Ayrıca kazlar ne olursa olsun bunun dışında; içinde oldukları gurubu terk etmezler. Sağdaki soldaki çöplüklerin o parıldayan yiyecekleri için asla bu gurubu terk etmezler. Rotalarından vazgeçmezler, menzillerine ulaşabilmek için tüm gayretleriyle bu mücadelede üzerlerine düşen görevi yerine getirirler. Hiçbir kazın diğerine göre üstünlüğü yoktur, her kaz bir diğer kademeyi eşit şartlarda yaşamak zorundadır. Zaten onların bu yolculukta başarıya ulaşmasının en büyük sebebi de budur işte. Ben kazları incelediğimde kendi kendime; “yahu komünist bunlar” demiştim. Ya da tam tersi mi? bizim komünistler kaz kafalı bile olamadı mı demek oluyor. Yo öyle hemen kızmak yok! Dünyanın ve Türkiye’nin geldiği noktaya bakınca kendimi bu önermeden sıyıramıyorum. Bir sefer öyle kaz kafalı olmak kolay değilmiş.. Önce sadakatli olacaksın, yolundan vaz geçmeyeceksin, menziline ulaşmak için üzerine düşen görevi mevkie bakmadan yerine getireceksin. Sonra lider olmayacaksın ama her kazı lider olarak göreceksin. Eşitliğin tüm kuralları yerli yerinde olacak. Sonra yoldaşlarını terk etmeyeceksin, düştüğünde yanında kalacak, ona bakacak, iyileştirecek, ölünce de gömeceksin. Ama acını içine gizleyerek yoluna devam edeceksin, hem de başka kaz guruplarının arasına karışarak ve orada da üzerine düşeni yaparak. Bizdeki komünistler bunu başarabildi mi? her biri hangi rotada ve hangi menzilde? Bilen bilir 20 yıldır toplanır dağılır bunlar, çatı partisi, sol parti, sosyalist parti vs kuracaklar. Ama nedense hiç anlaşamazlar. Hala özeleştiri, itiraf, yargısız infaz, karalama ile günlerini geçirirler. Bazıları da lider havasında oturup pazarlıklar yapar. Öyle kaz kafalı olmak kolay değil, gerçekten değil. Aynı tonda bağırmak, aynı şekilde kanat çırpmak, yorulanın yerini almak, gurubun önünde arkasında fark etmeden bu mücadelede bulunmak, yoldaşını yalnız bırakmamak biz insanların harcı değil. Hegel’in talebesi ne derdi; cezaevi arabasının arkasındaki mahkûmların eşitlikleri aynıdır. Hatta oradaki gardiyanla mahkûmların eşitlikleri bile o kasanın içi kadar bir alana sahiptir” Ciltler boyu anlayamadığınız kitapları okuyup, bilgiçlik taslamaktansa, bu konu üzerinde kafa yormak daha verimli olur. Ceza evi neresidir? Arabayı kim kullanıyor? Eşitlik sınırları nerede başlar nerede biter? Kasanın içindeki diğer mahkûmlar ve gardiyan. Arabayı kullanan şoför? Sonuç olarak; “kaz kafalı” olmak ve kaz gibi davranabilmek; ben insanım diyenlerin bile başaramayacağı kadar zordur. Kaçımız felçli bir anneye, eşe, çocuğa öf demeden bakabiliriz? Kaçımız rotamızdan ödün vermeden, sağdaki soldaki çöplüklere bakmadan bu yolda ilerleyebiliriz. Sadece etrafınıza bakın… Ben ise bu yanıtı bilmiyorum….

4 Kasım 2009 Çarşamba

ANADİLDE EĞİTİM VE AZINLIK HAKLARI


Anadilde Eğitim Ve Azınlık Hakları isimli kitap, Sorun Yayınlarının Halkların Tarih ve Kültürü dizisinden 2005 yılında İstanbul’da yayımlandı. Kitapta; Ali İhsan Aksamaz, Turabi Saltık, Şükrü Güvenç, Eyyüp Demir, Kemâl Kök tarafından kaleme alınan makaleler yer alıyor.

Kitabın arka kapağında: “Anadilde eğitim, azınlık hakları, kültürel haklar, etnisite sorunları toplumda yaygın biçimde tartışılmaktadır. Konu "ulusal sorun" çerçevesinde tartışılırken, etnisite ve "kültürel haklar" sorunsalı öne çıkarılmaktadır. Oysa konunun tartışılması ve çözüm yöntemi üretilmesi siyasidir. Özgür ve demokratik bir ortamda tartışılmayan bu önemli konu, bir yandan gerici, tutucu ve tepkici kesimin kuşatmasında özünden saptırılırken, diğer yandan konuyu sloganik söyleme indirgeyen kesimler de çıkmaktadır. Resmi tarih anlayışı ile resmi ideolojilerin kuşatmasını aşmaya aday çalışmalar da henüz kitlelerin sahiplenmesinden uzaktır. Sosyolojik emekçi halk ve sosyal sınıf gerçekliğini inkâr, imha ve asimile anlayışına dayanan etkiler "sol"un bu konudaki politikasızlığında da görülmektedir. Elinizdeki kitap, Laz, Kürt, Çerkes, Türk vb. halkların tarih ve kültürlerini sahiplenirken talep ve ihtiyaçlarının neler olduğunu tartışmaya açıyor. Sorun özünde bütün emekçi halkların siyasal-sosyal kurtuluşu mücadelesinde düğümlenmektedir. Halkların tarih ve kültürleri konusunda çeşitli etkinlikleriyle tanınan yazarların farklı konum ve perspektiflerde kaleme aldıkları yazılardan oluşan, bu konular üzerindeki bilim ve akıldışı yaklaşımları eleştirel katkılarla aşmayı deneyen niteliklere sahiptir. Ayrıca anılan konuları eleştirel katkıya sunarken bilimsel yöntemi de gündeme taşıyor.” denilmektedir.

Edinme telefonu: 0212 638 81 82

http://www.kolkhoba.org/

3 Kasım 2009 Salı

ALEVİLİKTE YAZILI VEYA SÖZLÜ BELGELERİ “DAYATMA”


Seyfi MUXUNDİ
seyfielaldi@hotmail.com

Son dönemlerde Aleviler üzerinde oynanan en büyük oyunların başında Hz. Ali ve Alevi İslam ilişkileri gelmektedir. Yavuz hırsızın ev sahibini bastırması misali, binlerce yıldan beri inanılan Ali kültü ve Ali portresi bir anda silinmeye veya değiştirilmeye çalışılmaktadır. Yazılı kaynakları olmayan bu inancın insanları inandıkları değerler ölçüsünde bir Ulu Ali kriterleri vardır. Bu ilahi inanç yerine sıradan bir beşer sokulmaya çalışılmaktadır. Yazının yaygınlaşması ile son dönemlerde Hz Ali’nin yaşadığı coğrafyadaki kaynakların artık herkesçe öğrenilmesi üzerine, bir telaş yaşanmaya başlandı. Halkın inancında var olan Ali normları kurnaz ve bilinçli bir tarzda unutturulmaya çalışılmakta. İnsanların binlerce yıldan beri inandıkları Ali ile karşılaştırma yapıldığında farklı bir gerçek ortaya çıkmaktadır. Çünkü Halife olan Aliye baktığımızda bir suni yaşam tarzı ile yaşadığı öğrenilmekteyiz. Bu da bugüne kadar sürüp getirenler içinde bir Ali karmaşasına sebep olmuştur. İslamcı kanat Aliye yeni şekiller vererek adeta bir yumuşatılmış sunilik ile Alevilik diye Alevilere kabul ettirilmeye çalışmaktadırlar. İlahi Ali‘yi törpülemeye çalışan bu kesim karşı çıkanlara da Şark kurnazlığı ile “Yeni bir Ali oluşturuluyor” diye ortalığı velveleye vermeye çalışmaktadırlar. İnanılan Alevilik ve inanılan Ali kültü şu anda hala da yaşayan yaşlıların dünyası var olmasına rağmen, bu kemsin fikirleri hesaba alınmamakta ve onlarla hiçbir ciddi röportaj konuşma yapılmamaktadır. Bilinçli olarak unutturulmaya çalışılmaktadır. Elbette ki Bektaşilik Aleviliğin bir kolu ama Aleviliğin tamamı değildir. Sadece Bektaşi menkıbelerine dayanılarak Alevilik ve Ali anlatılmaktadır. Yukarda da söz ettiğim gibi “yumuşatılmış sunilik” Alevilere, Alevilik diye kabul ettirilmeye çalışılmaktadır. İlahi Ali inancına sahip kişileri de “Ali yok sayıyorlar” deyip revize etmeye ve velveleye vermeye çalışıyorlar.
Bilinçli ve kasıtlı karalamalar yapanlara diyeceğimiz yok. Onların Amacı Aleviliği Şiilik ve ardında da yumuşatılmış sunilik içerisinde eritmek. Bu temelde tek tip inanç, tek tip ulus, tek tip toplum yaratmaktır. Kültür zenginliğinden korkan bu insanlar amacı budur. Benim sözüm bu oyuna bilmeyerek gelen içinde geldiği gibi inanlaradır. Dikkatli olması gerekeler kesimde bunlardır.

Alevi toplumundaki son dönemlerin en yoğun tartışılan konularına baktığımızda;
1-)
Ali kimliği ve faziletleri.
2-) Aleviliğin İslam’la olan ilişkisi.
3-) Alevleri Ulusal kimliği.
4-) Kuran’ı Kerim’in farzları ve Alevilerin buna olan uyumları.

Buna benzer maddeleri daha da sıralıyabiliriz. En yoğun maddeler bunlar olduğu için diğer bazı konuları bu maddeler içinde ele almayı uygun bulmaktayım.

Bu konuya geçmeden öncede Alevilik ve yazılı belgeler kavramı üzerinde durmayı tercih ederim. Aleviliğin çok değil yakın zamana kadar var olan inanç şekillerini ve uygulamalarını ortaya koyduğumuzda bırakın sunileri, Alevi olan birçok yazar dahi “tarihin gerilerine doğru yazılı belge ortaya koyun” diye dayatma yapmaya başladılar. “Bunlar sözlü tarihtir.” dendiğinde ise “Sözlü tarihler efsanelerden ibarettir. Belge olarak kabul edilemez.” denilerek ret yoluna gidilmekteydiler. Aşağıda bu karşılaştırmaları yapacağım. “ Sözlü tarihi efsanedir, kaynak ve belge değildir.” diyenler acaba yeri geldiğinde kendilerinin inandıkları ve uyguladıkları ibadet şekilleri ve ritüellerin İslami bir inanç olduğuna dair hangi belgeyi sunacaklardır. Örnek olarak: Aleviliğin temel taşları olan; Ayin-i Cem, On iki hizmetli, Kırklar meclisi, Varlığın birliği, Semah, Nefes, bağlama, Dört kapı kırk makam, Alevi ocak sistemi ve dedelik kurumu, Dem alma, Musahiplik ve Düşkünlük İslam’da olmayan bu inançlardır. Hz Ali-Hz Muhammed zamanında nerede ve ne zaman uygulanmış ve bunun belgelerini sunmalarını bekleriz. Şuna eminim ki belgesi olmayan bu ve buna benzer konularda o arkadaşlarımızın da başvuracakları yol yine Alevilerin yaşam gelenekleri ve sözlü tarih aktarımı olduğunu dile getireceklerdir.

Alevi inancındaki ibadetler ve ibadet şekilleri İslam’dan ayrı kendine has bir özellik taşımaktadır. Bu ibadet şekillerinin bir çoğu tarihin çok gerilerine kadar da gitmektedir. Hem Anadolu’nun hem de Anadolu’ya komşu coğrafyaların ürünü ya da onların da kullandığı bir inanç şekli olduğunu söyleyebiliriz.. Tabi buna tamamen Aleviliktir diyemeyiz ama birçoğu çok daha eski inançların devamıdır, diyebiliriz.

Özellikle Aleviliği Arabistan’a veya Orta Asya’ya dayandıranlar bin bir dereden su getirmeleri şurada dursun. Anadolu’nun yerli halkının inancını ve geçmişini hiçe sayarak Aleviliği bir ithal inanç haline getirme çabaları içindedirler. Sanki Anadolu’da yaşayan eski inançlar bir anda buhar olup uçmuş gözü ile bakmaktadırlar.

Bu konuda Aleviliğin dayanağını “Türkçülük devamı” olarak görenler kısmi esnek davransa da; Aleviliği Arabistan’daki 12 imam inanç şekline bağlamaya çalışanlar bin türlü takla atmakta, bir belge karmaşası yaşamaktadırlar. Söz konusu bu Türkçü ve Arabistancı “Aleviciler” Anadolu’nun yerli halkı sanki yokmuş gibi saymakta. Bu yerli halkın inancı dışarıdan gelen (göç edenleri) etkilememiş de tamamen buharlaşmış gibi görmektedirler. Oysa kaya anıtlarındaki yazıtlardaki inanç devamlılığının Aleviler içindeki yansıması En çok Anadolu yerli halkında rastlamaktayız.

Şu bir gerçektir ki bir coğrafyanın yerleşik halkı ya da göç eden halkı karşılaştırılması yapıldığında yerleşik halkın göç geleni daha fazla; göç gelenlerin yerleşik halkı daha az etkilediği bilinen bir gerçektir. Süreç içinde dışarıdaki etkilerde (Anadolu’da Hıristiyan ve daha sonraları İslam kuşatma) yerli inançlar revizyonlara uğrar ya yok olur ya kendine has bir yapıya dönüşür ya da yeninin bir ekolü haline gelir. Aleviliğin başına da gelen tıpkı bu olmuştur. Binlerce yılın kuşatması süreç içinde kendine has bir inanç ve yaşam şekli haline gelmiş. Katliamlardan kurtulmak için önce Hıristiyanlar döneminde Hıristiyan ekolü olarak görmüş. Daha sora İslam işgalinde sonra da İslam ekolü olarak görmüş. Elbette Alevi inancına en yakın olan bu yerli halkın inancını tamamen Alevi saymak bir hatadır. “Alevilerin bugünkü ibadetlerine en yakın inanç hangisidir.” Diye bir soru ile karşı karşıya kalınsa. Anadolu’nun eski yerleşik halkını işaret etmek en doğrusu olur.

Şimdi Alevi inancının tarihlerin gerilerinde gelen ritüellerinin İslami bir kisve büründürmeye çalışanlara aşağıdaki sorularla belge göstermeye ya da kaynak göstermeye çağırıyorum. Daha önceki yazılarımda belge isteyenlere karşı ben yaşayan canlı aktarımları gösteriyorum “Alevliği efsanelerle belgelemeyin” diyenler kendileri hangi belge sunacaklardır.

Yazılı Belge istemenin altında yatan gizli hesap sunileştirme politikalarına bu dostlarımızın da bilmesinde ve bu konuda duyarlı ve uyanık olmalarını diliyorum. Çünkü Sünni kesim bunu bilmeyebilir ama Aleviler Alevi yazılı kaynakların olmadığı, olanında tarihler boyunca hep imha edildiğini iyi bilirler. En büyük kaynağın sözlü aktarım olduğunu biliyorlar. Buna rağmen bir Alevi’nin yazılı belge istemesindeki ayak diretmeleri ya bilmezlikten ya da art niyetindendir diye düşünüyorum.

“Alevilikteki ibadet şekillerinin İslam dini ile bir ilgisi yoktur.” Dediğimizde belge isteyenler. Arkasında “Alevilik İslam’ın ve Kuranı-Kerim’in özüdür.”diye cevap verenler, aşağıdaki sorulara cevaben belge göstersinler.

1-) Aleviler Ramazan orucu tutmazlar. Bugün halk arasında da konuşulduğu üzere “Ali-Muhammed Ramazanda üç gün oruç tutmuşlardır.” Söyleminin yazılı belgesi var mı? Yok. Öyle ise Alevileri İslam merkezi gösterenler. Üç günün belgesi var mı? Yoksa Tıpkı Muhammed ve Ali gibi 30 gün Ramazan orucu tutmalarını mı önerecekler.

2-) Aleviler Namaz kılmazlar. Aleviler namaz kılmamalarının birçok sebep ve bahanelere dayandırsa da birinci gerekçeleri “Kuranı-ı Kerimde Exwate Xımse veya Xımse Selahate (beş vakit) olmadığını sadece Halka namazı olduğunu” söylemektedirler. (Bu Halka Namazını da cem olarak nitelendirseler de alakası yok Urfa yöresindeki bazı Suni tarikatların el ele tutarak daire olup sağa sola kafa sallayıp “Hu” dedikleri ayine benzer.). Bir diğer iddia ise “Ali namaz başında öldürüldüğü.” Ayrıca “Muaviye Halife olduktan sonra Şam’daki camilerin giriş kapısının sol tarafına Ali adı yazdırıp girenlerin bu isme tükürerek içeri girme emri verdiği. Gerekçesi ile Aliye inanların bunu kabullenemedikleri için camiye gitmedikleri.” Bu iddiaya göre Alevileri namazı ve camiyi terk ettikleri ileri sürenlere soruyorum. Bu doğru ise Alinin çocukları ve torunları’nın namaz kıldıkları camiye gittikleri ve bunların adına dahi dünyada onlarca cami olduğu bir gerçek. İmam Cafer’i Sadık’ın Namaz kıldığını binlerce kaynaktan gösterilebilir. Bugün Alevilerin tacı olan 12 İmamların camiye gittikleri ve namaz kıldıkları ve Ramazan orucu tuttukları halde Alevilerin bugün bunları reddetmelerinin gerçek nedenini belgeleri ile sunmaları gerekmez mi? İslamcılar söyleyin 12 imamın namaz ve ramazan tutmadığına dair kaynağınız nedir. “Onlar Mescite gidiyorlardı” diyeceksiniz. Mescit ile cami arasında bir tek fark söyleyin o zaman. Örnek olarak İslami ibadetler konusunda Aleviler tamamen İslami yapı dışında hareket ederken İmam Cafer’in çok namaz kılmasında alnı dahi yara olduğunu bir çok kaynaklardan okuyabiliriz. Ya da Yezit hakkında “Hanzala'nın oğlu Abdullah'la bazı kişiler Şam'a gitmişlerdi. Medine valisi Ebû-Süfyân oğlu Muhammed'in oğlu Osman tarafından gönderilen bu kişileri Yezîd, ağırladı, hakların­da saygı gösterdi. Fakat bunlar, Medine’ye dönünce, Ye-zîd'in içki içtiğini, çalgıyla meşgul olduğunu, köpeklerle oynaştığını, “dinle" hiçbir ilgisi bulunmadığını halka yayma­ya 'başladı Müslümanların başında böyle bir kişinin bulunmasını doğru görmeyen Medineliler valiyi şehirden sürdüler. (Abdulbaki Gölpınarlı12 imam s82)

Yezid, saltanat makamını hükümet idaresinden ziyade, bir safahat kaynağı telâkki etmişti. Onun düşündüğü şey, Hükü­met işlerini bir heyete bırakarak, av eğlenceleri, kadın ve içki âlemleriyle vakit geçirmekti. (Ziya Şakir. Kerbela Faciası s112” yazılmaktadır. Haydi siz karar verin. Köpeğe dokunmak İslami inançta mekruhtur. Alevilerde böyle değil. Üstelik Pir sultanın ite olan sevgisi bilinir. Aleviler içki içer. Yukarıda verilen örnek “kadın düşkünlüğü” hariç Alevilerde hangi özellik Yezit ile uyuşmuyor. Haydi çıkın işin içinde. Şimdi soruyorum babadan deden gelen aktarmaların temelindeki namaz cami ve oruç reddi tarihsel yazılı belgesi nedir. Siz Alevilerin niçin bunları red ettiğinin İslami belgesini suna bilir misiniz? Ha bir de şu söylem yaygın “ Eskiler Ali’yi Muhammedi ve Kuranı bize yanlış aktardılar.” Gibi sunilik özentileri de yok değil. Şimdi buna inanıp ta “sözde cahil” dedelerimizi mi ret edeceğiz. Burada yazılı belge istemenin altında yatan gizli hedef olan sunileştirme bir kez daha öne çıkmaktadır.

3-) Alevilerin Aliye olan saygı ve bağlılıklarından dolayı onu ilahileştirmiştir. “Evvel Ali Ahir Ali” yada “Ali’den o yana dünya karanlıktır.” ki bu direk Alinin tanrı olduğunu ifade eder. Bunun başka bir izahı da yoktur. Şimdi bu sadece ozanların deyişinde geçen bir tanımlamadır diye mi bakacağız. 1400 yıl önce Arabistan’da yaşanan İslami yayılmada Ali’nin tanrı olduğuna dair bir belge var mı? Belge yok diye Ali’yi terk mi edeceğiz. Tabi ki hayır. Bu tür olgulara karşı belge istemenin altında yatan gizli hesap suniliğe geçiş değil mi? Biz yaşamımızda ilahlaştırdığımız ve bir inanç kültü haline getirdiğimiz Ali’den vazgeçmeyiz. O Ali bizim şahımızdır. Şah=ışık=Allah demektir. Peki, Arabistan’da Halife Ali’nin bu faziletleri ile ilgili bir belge var mı?

4-)Alevi İnancına göre Arabistan’daki Ali Kırklar Meclisinsin Piridir. Hüseyin; pirlerin piridir.
Ali’nin semah döndüğü veya Ali’nin bağlama çaldığına dair bir belge var mı? Ali- Muhammed’in Cem yaptıklarına dair bir belge var mı? Yok. Ya da bağlama çalan veya semah dönen bir Ali resmi neden ön plana çıkarılmamış da bir İran tiplemesi ile bir Ali resmi kafalara kazılmaya çalışılmaktadır. Şimdi yok diye biz binlerce yıldan yarattığımız kültten vaz mı geçeceğiz. Elbette ki hayır. Tabi ki inancımızda şekillendirdiğimiz Tanrısal Ali’yi yaşatacağız. Yerine başka bir Ali koymayı da kabullenemeyiz.

5-) Kuran-ı Kerim’in hangi suresinde ve hangi Ayetinde Kırklar Meclisi, Cem, Semah, Kirvelik, Musahiplik, Ziyaretler… var.
Yok. Olmadığına göre yazılı belge mi istenmeli. Belge olmadığına göre terk mi edilmeli. Olmadığı için 1400 yıl önceki Arabistan’daki Ali-Muhammed gibi mi ibadet edilmeli. Burada belge istemenin altında yatan gizli hedef nedir. Hedef “Seyitler, pirler sizi binlerce yıldan beri kandırmış, Ali-Muhammed’in ibadetleri bugünkü Suni veya Şiiler gibidir.” Deyip Aleviliği yok etmektir. Alevilerin belgesi babadan ve dededen gelen inanç aktarımlarıdır. Bu inanç öyle üç beş yıldan olgunlaşmadı. Binlerce yılın oluşumudur.

6-)Dünya da 1,5 Milyar nüfusa sahip Müslüman vardır.
Bu Müslümanların kutsal kitabı Kuran-ı Kerim olduğu malumdur. Bu kitapla ilgili profesörler, Alimler, yazarlar, hatipler, Müftüler, İmamlar… vardır. Kurumsal olarak Diyanet vakfından tutun da üniversitelere uluslar arası İslam örgütlerine ve sayısız yasal kurumları ve İslam kürsüleri vardır. Bu sistemin en tepesindeki Halifesinden Şeyhül İslam’ından tutun da en alttaki cami imamına veya vaizcisine kadar tam ya da kısmi Arapça bilirler. En az Arapça bilen bile Alevilerden daha iyi Arapça bilir(Şii demiyorum). Peki, bunların hemen hepsi Alevilerin iddia ettiği gibi beş vakit namaz olmadığı halde niye körü körüne sürdürüyorlar. Ya da niye namaz konusunda bazı çatlaklıklar oluşmuyor. Bu kadar mı körler. Alevilerin iddia ettiği “İslam’da 5 şartı, 32 farz yoktur” gibi olmayan temel kavramları kabulleniyorlar. Oysa Alevilerde 5 vakti ve 32 farzı ret eder. Peki bunların İslam’da olmadığına dair Alevilerin elinde bir belge var mı? Yok diye suniliği mi kabul edelim? Mademki kendilerini bir yazılı belge hastalığına kaptırıyorlar. Mademki kendilerini Ali-Muhammed ve 12 imam takipçileri olarak görüyorlar. Beş vakit namaz, Ramazan orucu, hac, Fitre, Zekât vermeleri gerekmez mi? Yok, Ali-Muhammed bunları yapmadı diyorlarsa lütfen yazılı belge sunsunlar. Beyler kendinizi kandırmayın biz Aleviler adınada fetva vermeyin. Ya elinizin tersi ile itip dobra, dobra deyin biz İslam değil Alevi dinindeyiz. Yada İslam’ız deyip haydi camiye gidin. Yakamızdan düşün biz Kızılbaş-Aleviyiz. Biz Kızılbaşlar adına konuşmayın. Bizim kendimize has inancımız var bulandırmayın. Bizim binlerce yıldan beri gelen babadan oğula aktarılan inancımızla oynamayın. İşine geldiğinde sözlü aktarım, işine geldiğinde yazılı belge sözlerini ön plana çıkarıp da arkasına sığınmasınlar.

7-) Aleviler Tanrıya olan duasal yakarış veya varışlarını Kuran-ı Kerim’in sure ve dualarını değil de kendilerinin oluşturdukları dualarla yaparlar. Hatta bu dededen dedeye bile farklı olabiliyor. Son dönemlerde yazarların derleyip bir araya getirdiği Bektaşi duaları ile bir ortak dua olsa da yaşlı pirler ve bazı yörelerde bu farklılıklar hala devam etmektedirler. Hatta Tokat Çorum yörelerindeki gibi kendi baba veya dedelerinin adları anılarak bile dua edilmektedirler. Birçok dualara baktığımızda 600–700 yılı geçmemektedirler (çünkü duanın içinde anılan şahsiyetlerden Pir Sultan H.B.Veli, Balım Sultan, Kızıl Deli vs. gibi isimlerin anılması ile bu açıkça belli olmaktadır.) Peki, Muhammed’den H.B. Veliye kadar olan dönemde Alevi duaları nasıldı. Kimlerin adları bu dua içinde anılıyordu. Ya da Hz Hüseyin yapıyor muydu? Yapıyorsa da kimin demine Hu diyordu? Hangi dua ve Gülbenleri okuyordu, Hz Hüseyin Hangi deyişleri söylüyordu? Elinizde bununla ilgili bir belge var mı? Olmadığına göre haydi namaza mı diyeceksiniz. Bir yazılı belge karmaşası ve İslam’ın ilk kişileri ile Şimdiki Aleviler Arasında bir uçurumsal ibadet yapısı varlığı görünüyor. Aleviliğe İslam penceresinde bakanlar için tam bir kafa karışıklığı. Aleviliğe Alevi penceresinde yani kendine has bir inanç penceresinden bakıldığında ise daha berrak bir yapılanma görünmektedir ve kafamız da karışık değildir berraktır.

8-) Alevilere biçilen ulusal kimliğe baktığımızda da yine aynı belirsizliği ve karmaşayı yaşamaktayız. Alevileri talipleri şöyle dursun. Kendini halis bir soy olarak gören ve elindeki şecere ile peygambere dayandıran Seyitler (pirler) dahi bu belirsizliği yaşamaktadırlar. Soy Kütüklerlin(Şecere)bir aleni, şefaf özelliği yok. Şecereleri 700-800 yılı geçmemekte ama iddialara geldiğinde ise peygambere kadar götürmektedirler. Ellerindeki şecereye Aşiretçiliğin zirveye çıktığı dönem içinde Anadolu’daki mevcut devletlerin kendi devletsel yapısını güçlendirmek, iç ayaklanmaları bastırılması amacı ile yaptıkları BAĞLILIK SÖZLEŞMESİDİR. Soyadı olmadığı için “Filan lakapla anılan falan oğlu falan devleti-âliye ye bağlı ve sadık soylu kişidir.” Amacıyla yazılmış karşılıklı sözleşmedir. Bu hem Selçuklu hem de Osmanlıların başvurduğu bir yöntemdir. Söz konusu şecereler daha sonraları dönem, dönem padişahlara ya da uç beyliğindeki valilerine onaylatmış. Böylece bir soy kütüğü haline getirilmiştir. Şayet zaman zaman devletle ters düşmüşseler bu onaylatmalarda aralıklı sekteye uğramıştır. Bunu da, bugün “peygamberden beri var olan soy şeceresi” olarak yutturulmaya çalışılmaktadır. Bir Arap yada Türk milliyetçiliği özendirilmektedir. (Hoş şecere furyasının ortaya çıktığı dönemlerde Kürtlerin’de tıpkı Osmanlı yada Selçuklular gibi devlet yapılanmaları olsaydı, belki de bu şecerelerin bir kısmı da Kürt milliyetçiliğine çekilirdi.) Bu şecereye katliamlarda kurtulmak için özelikle yerli halk yapılmış. Oysa Anadolu da 12 imam soyundan olduğunu iddia edenlerin hiç birin de şeceresi peygamber zamanına kadar, hatta Abbasilere kadar dahi varmamaktadır. Bu iddiada bulunan aşiretler, seyitler ve pirler, kendi genetik DNA tahlillerini yaptırsınlar. Mekke ve Medine’deki Kureyş Aşireti ile karşılaştırsınlar. Bunlarla bir bağı olup olmadığı ortaya çıkar. Kendinden emin olan buna evet diyebilir. Bence en önemli belge budur. Bazı dedeler ve seyitler ise kendini öz be öz Türk olarak ifade ederler. (Türkçülük ile Ehlibeytçiliği nasıl bağdaştırıyorlar onu da hala da anlamış değilim ama olsun;) Bu Ehli-Beyt dedeler Ötüğen’e ve Altay dağlarına varıp oradaki Oğuz Türklerin DNA ve Gen tahlillerini alıp oradan da Mekke’ye varıp Kureyş Kabilesininki ile karşılaştırmaları gerekmez mi? Bunu kafatasçılık olarak değerlendiremeyiniz. Daha elli yıl öncesine kadar da “Bir seyit ancak bir seyit soyu ile evlenir.”deyip Seyitleri saf bir soy olarak görülürdü. Bu geleneğe de bağlı idiler. Bu gelenek ve seyitlerin iddiası doğru ise tahlillerin sonucu objektif olur. Bu “ulu kan bağı” ancak bu şekilde ortaya çıkar. Şecerelerin üzerinde yazıldığı kâğıda gelince; “ceylan derisi” üzerinde yazılmıştır. Mevcut deriyi ve üzerindeki yazıyı Radyo-Karbon tahlili en fazla 20 yıllık bir hata ile ortaya çıkara bilirler. Böylece deri sayesinde şecerenin ne zamandan beri imal edildiği ve üzerine ne zamandan beri yazıldığı belgelenir. Bakalım 700–800 yıllık mı yoksa 1400 yıla yakın peygamber zamanına mı dayanıyor. Korkmalara çekinmeler gerek bırakmadan kabullenmelidirler. Farz edelim farklı sonuçlar ortaya çıktı. O zaman ne yapmalı, bence burada önemli olan Aleviliğin binlerce yıldan beri küçük taşları bir araya getirdiği o dev Alevi inşasıdır. Sahiplenmesi gerekilen soy değil yoldur. Alevi önderlerinin geldiği yer o zaman netlik kazanır.

Bireyler ulus olamaz. Bireyler bir araya gelmesi ile de ulus oluşması yetmez. Ulusal etmenler ve ulusal diyalektiklerle tamamlanmaktadır. Kan bağı uluslaşmayı oluşturmaz. Bireylerin ortak değerleri, dil, gelenek görenek, iktisadi yaşam birliği ve toprak, ulusları oluşturur. Örnek olarak aynı soydan gelen birçok Alevi Dedesi; yüzlerce yıl önce Anadolu’nun çeşitli yerlerine yerleşmişlerdir. (Bu Anadolu’nun herhangi bir yerinde dağılma da olabilir) dışardan da gelebilir. Kimi Çorum’a Kimi Dersim’e Kimi Hatay’a Kimi Maraş ve Adıyaman’a, Kimi Antalya’ya ya da Söke’ye 1900’lü yıllara gelindiğinde Ulusal kimliğini Türklerin, Araplar’ın ya da Kürtlerin Arasında tamamlamıştır. O Ulusa tabi olmuş. O ulusun ferdi haline gelmiştir. Şimdi ona yeniden ulus bulmanın bir alemi yok.

Alevi inancı içinde eski yerleşik halkın inanç varlığı ve bireyleri vardır ama bunlar ulusal özelliğini kaybetmişledir. Kimi Türk Kimi Kürt veya Arap olmuşlardır. Şimdi kalkıp dini bazı gelenekler Aleviler arasında var diye Hitit, Hatti, Urartu uluslarından söz etmek ve bu uluslardan saymak büyük bir yanılgı ve Ultra tahlil olur. Alevilik binlerce yıllık birikimin inşasıdır. En son harcını İslam’dan almıştır. Eski inanç güzelliklerini silip atamayacağımız gibi; İslami ekolleri de silip çıkaramayız. Ama tutupta Alevilik=İslam, Alevilik=Hıristiyanlık, Alevilik=Zerdüştlük, Alevilik=Şamanizm ya da Alevilik=Hatti-Hitit dini demek de Aleviliği hiçe saymaktır. Alevilik ve diğer dinleri karşılaştırırken şu dinde şu kadar, bu dinde bu kadar deyip bir % hesabına gitme de yanılgıdır. Doğru olan ise Alevi yaşamındaki bazı gelenek ve ritüelleri hangi inançta benzerlik ve birebir olduğunu açıklamaktır. Bu her din için geçerlidir.
Bu yazıyı Daha önce yazdığım HANGİ ALİ HANGİ ALEVİLİK” ve “DEĞİŞEN YA DA YOK OLAN ALEVİLİK” yazılarına gelen eleştiri ve meyillere cevaben yazma ihtiyacından dolayı yazdım. Dilerim bu konu sorulara yanıt olmuştur.

1 Kasım 2009 Pazar

“RINDAMIN” VE KAZIM BAKIŞ


Mustafa Elveren (Em. Öğrt.)
mustafaelveren@gmail.com

Sendikal mücadelenin önemli isimlerinden biri olan Dersimli Kazım Bakış; 9 Kasım 2008 tarihinde sürgündeyken yakalandığı amansız hastalığa yenik düşerek, çok acı bir şekilde ve genç yaşta hayata veda etti. Yine 4 Kasım 2006 yılında bir dönem İskenderun Demir-Çelik Fabrikasında Sendika temsilciliğini yapan Gomanlı Temir (Timur) Bozdağ’ı da Kazım gibi sürgünde yitirdik.

Kazım Riçiklidir. Aynı zamanda annemin akrabası olmasından dolayı dayım sayılır. Ancak, Kazımla hiç karşılaşmadım. Kazım’ın sendikal mücadeledeki faaliyetlerini Abisi Yüksel Hoca ve yakın arkadaşları bana anlatmışlardı. Ayrıca, müzik alanında yaptığı çalışmalarından biliyorum.

Kürtçe’nin yasaklı olduğu dönemlerde Türkiye’de “RINDAMIN” isimli Kürtçe türküyü ilk defa müzik albümüne koyan Kazım Bakış olduğunu öğrendim. Ancak yılların usta sanatçısı Arif Sağ tarafından “Rındamın” Kürtçe türküsü çok değişik bir yöntemle piyasaya sürüldü. Yani sözlerini Türkçe’ye çevirdi ve özünü değiştirerek okudu. Sayın Sağ’ın Kürtçe bilmediğinden değil, Kürtçe’nin yasaklı olmasından dolayı korkusundan bu yöntemi seçtiğini düşünüyorum. Bu parçanın çok eskilere dayanan bir geçmişi vardır. Bu parçayı Küçüklüğümden yani 6 yaşlarımdayken anımsıyorum. Bizim Goman’da ve Dersim’in bir çok köylerinde düğünlerde kadınlar ve erkekler karşılıklı olarak gowendlerde söylerlerdi.

Yaptığım araştırmaya göre, hem müzik ve hem de sendikacılık alanında faaliyet gösteren sevgili Kazım Bakış, dik duruşu ve örnek kişiliğiyle kendi meslek alanlarında bir ekol haline geldiğini düşünüyorum. Çünkü, o yıllarda Türkiye’de Dersim sözcüğünü kullanmak bile suç sayılıyordu. Buna rağmen o müziğini yapmaya çalıştı. Ve başardı da. Tabiki bunun bedeli de vardı. Binlerce yurttaşımız gibi yurt dışına sürgün olmaktı. Bu sürgünde acı bir şekilde ölmekti.

Kazım Bakış’ın müziğini dinlerken ve bir de cenazesi Dersim’de toprağa verilirken basından ve bana ulaştırılan resimlerde izlemeye çalıştım. Elazığ-Dersim ve Riçik’te yapılan o görkemli cenaze töreninin resimlerini izlerken heyecanlanmamak mümkün değildir.

Kürt halkının Newroz sembolü haline gelen Çağdaş Kawa Mazlum Doğan ve diğer Gomanlı arkadaşları için vakıf, dernek ve benzeri bir tüzel kişilik oluşturulabilir. Aynı şekilde Kazım Bakış’ı ve müziğini yaşatmak için de Riçikliler tarafından vakıf veya benzeri bir çok etkinlik yapılabilir. Ya da hayatını kaybeden başta Riçikli ve Gomanlılar olmak üzere, tüm çevre köylüleri kapsayan önemli kişileri tespit ederek, bunlar için bir sosyal kurum oluşturulabilir. Daha etkili ve farklı önerileri olan hemşehrilerimiz ve doslarımız varsa, o önerileri de değerlendirmek gerekir. Bunun için Gomanweb sitesi üzerine düşen görevi yerine getirecektir.

Halkımızın emek ve özgürlük mücadelesinin direniş sembolü haline gelmiş olan önderlerden Dersimli Pirimiz Seyit Rıza ve Mazlum Doğan gibi Kazım Bakış da Dersim tarihinde hak ettiği yerini alacaktır.

Kazım Bakış ve Temir (Timur) Bozdağ’ın ölümlerinin yıl dönümüdür. Bu iki değerli sendikacı hemşehrimi bir kez daha anmak istedim. Bu yazıyı da bu vesile ile yazdım.
Kazım Bakış’ın şahsında gerek sürgünde ve gerekse ülkesinde emek-barış-özgürlük uğruna hayatını kaybeden özelde yöremizin, genelde ülkemizin tüm devrimcilerini saygı ile anıyorum.

WEB: http://www.gomanweb.com/