19 Aralık 2009 Cumartesi

DTP’nin kapatılması ve fırsatlar


Murat Çakır
cakir@rosalux.de


Anayasa Mahkemesi’nin, Demokratik Toplum Partisi’ni hem anayasal mevzuatları çiğneyerek, hem de demokratik hukuk devleti ilkelerini gözardı ederek kapatma kararı, dökülen timsah gözyaşlarının üstünü örtemeyen bir biçimde, Türkiye siyasetinin ve egemenlerinin çıkmazına işaret etmektedir. Türkiye’deki karar vericiler ve vesayet rejimi bu kararla bir kez daha Kürt Sorunu’nu yönetemediklerini teyid etmişlerdir. Ama aynı şekilde de, gerek radikal bir biçimde politize olmuş Kürt halkının protestoları, gerekse de Kürt halkının yasal siyasî temsilcilerinin tutarlı tavırları ile, yönetilenler böyle yönetilmeyi istemediklerini kanıtlamışlardır.

Sürecin gelinen noktasında Anayasa Mahkemesi’nin kararını hukuksal açıdan değerlendirmek bence gereksiz. Çünkü böylesi bir yaklaşım, sadece yürürlükte olan 12 Eylül cunta anayasasının bir kısım değişikliklerle »demokratikleştirilebileceği« yanılgısına düşürmekle kalmaz, aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin en büyük handikapı olan sivil ve askerî bürokrasinin oluşturduğu ve tüm çelişkilerine rağmen AKP hükümeti ile kısmî uzlaşı içerisinde olan vesayet rejimini kabullenme sonucuna da yol açar. Bir ceza yasasından pek farklı olmayan T.C. Anayasası ve yürürlükteki onca yasaya rağmen, bunları kökten değiştirmeden ülkenin »demokratikleşebileceğini« inanan varsa, buyursun kararı hukuksal olarak değerlendirsin.

Bu çerçevede belki de bir noktanın altını çizmekte yarar var: Kürt hareketi, bilhassa DTP, vesayet rejiminin baskısına, tüm antidemokratik uygulamalara, TBMM’nin şüpheli meşruiyetine rağmen, gönüllü birlikteliği istediklerinin altını kalın çizgilerle çizerek bağımsız adaylarla genel seçime katılmış ve TBMM’nde grubunu oluşturmuştur. Bu, meşruiyetsizliği, başta Anayasa olmak üzere antidemokratik yasaları ve Türkiye Cumhuriyeti’nin »demokratik« bir ülke olduğunu tanımak değil, demokratik dönüşümü gerçekleştirmek, herkes için onurlu ve adil bir barışı sağlayacak bir sürece girmek ve gönüllü birlikteliği teşvik edecek bir atmosfer yaratmak için, herşeye tahammül ederek sivil bir yol izleme iradesiydi. Türkiye’deki karar vericiler ile çoğunluk toplumunun, emek hareketinin, demokratların, solcuların ve liberallerin önemli bir kesimi bu iradeye gereken olumlu yanıtı verememişler, tarihsel bir fırsatı kullanabilme basiretini gösterememişlerdir.

Şimdi hiç kimse kalkıp Kürt hareketine akıl verme ukalalığına düşmemelidir. AKP hükümeti elindeki parlamenter çoğunluk, arkasındaki toplumsal destek ve askerî yönetimi köşeye sıkıştırmışlığı ile parti kapatmalarını önleyebilecek adımları atabilir, barışa yönelik umutlara yanıt verebilirdi, ama yapmadı. Türkiye’deki sol hareketlerin önemli bir bölümü, Kürtlerin yasal siyasî temsilcilerinin TBMM’nde bulunmalarını sınıf mücadelesinin önünü açmak için bir olanak olarak görebilir, bu olanağın kaybedilmemesi ve demokrasi mücadelesinin öncellenmesi için parlamento dışı mücadeleyi, geniş toplumsal ittifaklar örmeye çalışarak yönlendirebilir, bütün eleştirilerine rağmen Komünist Partisi Manifestosu’nun kategorik emri olan »tek bir bireyin kurtuluşunun, herkesin kurtuluşunun önkoşulu« olmasını ilke olarak benimseyip DTP’ye sahip çıkabilirdi, ama çıkmadı. Taraf gazetesi başta olmak üzere, liberaller ve sol liberaller, tutuklanan yüzlerce DTP yöneticisinden, Fırat’ın doğusundaki bütün gelişmelerden, Kürt halkının Abdullah Öcalan ve Kürt Özgürlük Hareketi konusundaki hassasiyetinden, TMK mağduru çocukların durumundan, DTP’lilere yönelik tezkerelerin hukukî değil, siyasî olmalarından ve daha nicesinden haberdar olduklarından, »iyi Kürtler, kötü Kürtler« ayrımına karşı çıkabilir, sivil bir yol izleme iradesini kabullenerek, DTP önünde devlete karşı kendilerini siper yapabilirlerdiler, ama yapmadılar.

Aslında yapmadıklarının, sonucunda salt Kürtlere değil, başta kendilerine zarar vereceğini biliyorlar, ama ah o tuzu kuruların iktidar hırsı olmasa... O »dükkâncılık«, gizli ve rafine ırkçılık, Kürtleri »oy sürüsü« olarak görme yanılgısı, »varoluşunun bilincini belirmekte olduğu« realitesini kabullenmeme olmasa... Belki çok şey farklı olabilirdi. Şimdi ise kim Kürtleri yönlerini »dağa« çevirmekten alıkoyabilir ki – Kürtlerin kendilerinden başka?

Böylesine bir ortamda Ufuk Uras, Hüseyin ergün, Baskın Oran, Ali Balkız ve Gencay Gürsoy başta olmak üzere ünlü aydın ve siyasetçiler DTPlilere »Çözümün Adresi TBMM’dir« başlığı altında bir çağrı yapıyorlar. Çağrıcıların çoğunun iyi niyetinden kesinlikle şüphe duymuyorum elbette, ama »çözümün adresi« gerçekten bu haliyle TBMM mi? Hiç zannetmiyorum.
Bana kalırsa çözümün adresi bellidir. Abdullah Öcalan, Kandil, DTP ve Kürt halkının sivil toplum kuruluşları onca zamandır, tüm Türkiye’yi kucaklayacak, solcusundan demokratına, liberalinden müslüman demokratına kadar geniş toplumsal kesimleri içine alacak bir toplumsal muhalefet hareketinin gerekliliğini, bunun taraftarı olduklarını açıklıyorlar. Çatı Partisi tartışmalarında, Ufuk Uras’ın başını çektiği partileşme sürecinde ve bir çok farklı alanda da »Türkler, Kürtler, demokratlar, Aleviler, Sünniler birleşmelidir« çağrısı yapılmakta, bunun zorunluluğunun altı çizilmektedir.

DTP’nin kapatılmasıyla şimdi yeni bir fırsat daha doğmuştur. Şu an itibariyle DTPlilere »mecliste kalın« çağrısı yerine, var olan ve kurulma sürecindeki bütün oluşumlar örgütsel egoizmlerini geride bırakarak Kürtlere »gelin, oluşturduğunuz Demokratik Toplum Kongresi’ni tüm Türkiye’ye yayalım, bu ortak kongreyi siyaset aracına dönüştürelim« çağrısını yapmalıdırlar. Aydınlar, siyasetçiler, örgüt temsilcileri: bırakın halklar karar versin. Tepeden inmeci yaklaşım yerine, geniş toplumsal kesimlerin içerisinde yer alacağı, gerçek anlamda »Edirne’den Ardahan’a« herkesin sayısal çoğunluğuna bakılmaksızın eşit haklı katılacağı bir halklar hareketi yaratılsın. Hiç merak etmeyin; sağduyu galip gelir, hak eden milletvekili olabilir, katılımcı yönetici olabilir.

Şimdi, radikal demokrasiyi gündelik yaşamda gerçekleştirme, egemenlere karşı gerçek bir alternatif yaratma fırsatı doğmuştur. Partinizi, örgütünüzü, gazetenizi, derneğinizi, »dükkanınızı« bir kerecik düşünmeyin. Ortak siyaset aracını yaratma teklifi ile Kürtlere giderseniz, Kürt halkının sizleri ellerinin üstünde taşıyacağına emin olabilirsiniz. Gerçek anlamda Demokratik Cumhuriyet’in, hiç kimsenin soyu, soyu, dini, dili, etnik kökeni veya cinsel tercihi nedeniyle dışlanmayacağı, ama imtiyaz da görmeyeceği adil, eşit haklı, barışçı, sosyal, ekolojik kaygılı ve demokratik bir ülke, herkesin, ama herkesin yararınadır. Tekil çıkarlar yerine, ortak demokratik çıkarların savunulmasına amasız fakatsız var mısınız?

Görebildiğim kadarıyla Kürtler buna hazır, ya siz?

18 Aralık 2009 Cuma

19 Aralık’ı unutma, unutturma!

Zindanlar mücadelesinde karşılaştığımız en dehşet verici katliamlardan biri olan 19 Aralık saldırısının 9. yıldönümündeyiz. Sermaye devletin ironik bir biçimde “Hayata Dönüş Operasyonu” diye adlandırdığı katliamda 28 devrimci tutsak hayatını kaybetmiş, yüzlercesi yaralanmıştı. Ağır silahlarla donatılmış on bin profesyonel katilin görev aldığı operasyon 20 hapishaneye eş zamanlı olarak başlatılmıştı.

19 Aralık 2000’de düzen ve devrim cepheleri bir kez daha karşı karşıya gelmişti. “İçeriyi kontrol edemeden 'dışarıyı' kontrol edemeyeceğini” dile getiren sermaye iktidarı ile “Kanla yazılan tarih silinmez!” diyen devrimciler arasındaki irade savaşından bedel ödeme kararlılığıyla direnen devrim cephesi başı dik çıkmış ve devrimci direniş geleneği bir kez yaşatılmıştı.

19 Aralık katliamı ve direnişinin 9. yılında, yarınlar uğruna can bedeli sergilenen bu direnişte yitirdiklerimizi anmak, devraldığımız bayrağa leke sürdürmeyeceğimizi dosta-düşmana bir kez daha haykırmak ve mücadele bayrağını daha da yükseltmek için buluşuyoruz.

Bağımsız Devrimci Sınıf Platformu (BDSP) olarak tüm işçi ve emekçileri 19 Aralık’ta sergilenen vahşeti ve direnişi unutmamak ve unutturmamak için mücadeleye çağırıyoruz!

Basın açıklaması
Tarih: 19 Aralık 2009 Cumartesi
Yer : Taksim Tramvay Durağı (Beyoğlu)
Saat : 14.00

Bağımsız Devrimci Sınıf Platformu (BDSP

17 Aralık 2009 Perşembe

MERHABA SANAT TİYATROSU…



KARANLIĞIN İÇİNDE AYDINLIK YÜZLER Ölülerimiz Konuşuyor" turneye çıkıyor

Haber: Adil Okay
okayadil@hotmail.fr

Kuruluşundan bu yana yerli ve yabancı yazarların toplumsal sorunlara duyarlı metinlerini seyirci ile buluşturan MERHABA SANAT TİYATROSU, bu sezon 1920'lerden bu yana ülkemizde ölen-öldürülen insan hakları savunucularının konuşturulduğu politik-belgesel nitelikteki oyunu ile seyircinin karşısına çıkacak. İnsanlığın inanılmaz altüst oluşlar yaşadığı çağımızda yaklaşık yirmi yıldır tiyatro izleyicilerine birbirinden değerli oyunlar sunmayı başarmış olan MERHABA SANAT TİYATROSU bu sezon da Adil OKAY'ın kaleme aldığı:

"KARANLIĞIN İÇİNDE AYDINLIK YÜZLER-Ölülerimiz Konuşuyor" adlı metnini izleyici ile buluşturacak…

Ramazan VELİECEOĞLU − MERHABA SANAT TİYATROSU

Genel sanat yönetmeni

http://www.merhabasanattiyatrosu.com/

Turne takvimi:

(Turne takvimi daha sonra yeniden guncellesecektir. Grup tüm Türkiye’yi dolaşmayı hedeflemektedir.)

17 ARALIK HACIBEKTAŞ, KÜLTÜR MERKEZİ, 18 ARALIK KIRŞEHİR KÜLTÜR MERKEZİ, 19 ARALIK NİĞDE KÜLTÜR MERKEZİ, 21 ARALIK KONYA / Kulu, 22 ARALIK KONYA/cihanbeyli KONFERANS SALONU, 23 ARALIK KONYA/ seydişehir BELEDİYE DÜĞÜN SALONU, 24 ARALIK KONYA KONEVİ KÜLTÜR MERKEZİ, 25 ARALIK KARAMAN

-----------
http://www.adilokay.com/

TARİHİN SAYFASINDAN İNCİLER


Hüseyin Habip Taşkın
habibtaskin@gmail.com

Her devletin kendi politikası vardır. Bazı devletlerin öyle insanları vardır ki, yaşlansalar da kamuoyunda yerini hep korur. Devletin mekanizmasıymışçasına demeçler verir, yorumlar yapar.

Bizim ülkemizin de eskimeyen, unutulmayan simaları vardır. Kimileri toprak olsalar da tarihteki yapmış oldukları olaylarla gündemdeki yerini ara sıra korumaktadır.

Ülkemizde gündem borsanın, dövizin inişi ve çıkışı gibidir. Her gün yeni gündemler piyasaya sürülür. İlgisini çekenler bu gündemi tartışır ya da yorumda bulunur. 2009 yılı Ergenekon olaylarıyla devam ederken, JİTEM’in geçmiş yıllarda Kürt vatandaşlarının ağırlıklı oldukları yerlerde yapmış oldukları insanları kaçırma ve imha etme olaylarının sonucunda yine o bölgelerde kazı çalışmalarının devam etmesi sürerken, gündemimize “devlet adam öldürür mü?” Tartışması yankısını bulurken, bir zamanlar Başbakanlık ve Cumhur Başkanlığı yapmış olan Süleyman Demirel gündemdeki sıralamada yerini korumaktadır.

Ülkemizde özellikle devrimcilere, sosyalistlere karşı devletin acımasızlığı geçmiş yıllarda katmerli olsa da, günümüzde de yerini korumaktadır. Özelliklede sosyalist basına karşı yeri geldi mi devletin acımasızlığı gözlenmektedir. Hak aramalarda sokağa çıkan sendikacılar, sosyalist ve duyarlı kesime karşı polisin, yeri geldi mi orantısız güç dedikleri uygulamaları harfiyen uygulamaktadır. Bunun adına devleti yönetenler hep “bireysel” olarak adlandırmışlardır.

Süleyman Demirel geçmişte birçok çıkışlar yapmıştı. Günümüzde de “devlet adam öldürür mü?” Sorusuna vermiş olduğu yanıt tam anlamıyla insanların tüylerini diken diken etmektedir. Gazetecilere konuşan Demirel "Ne diyecektim? 'Devlet, adam öldürür mü?' diyecektim. Bugün de devletin öldürdüğü ispatlanmış değil. Devlet, devlet politikası olarak adam öldürür, diğeri cinayettir" dedi.

Yılların tozlu sayfalarında “Bana sağcılar adam öldürüyor dedirtemezsiniz” diyen Demirel, “Dün dündür bugün bugündür” felsefesinden vazgeçmedi. Söylemleriyle olanları gayet normalmişçesine göstermektedir.

Şemdinli'ye bağlı Derecik beldesi Ormancık köyünden alınan 12 köy korucusunun 1994’te öldürülüp tabura gömüldüğü yönündeki iddiaları gündeme getiren CHP eski Hakkâri Milletvekili Esat Canan'a "Devlet adam öldürmez" yanıtını veren eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, önceki gün kendi sözlerini söylerken devletin yeri geldi mi kim olursa olsun sorgusuzca öldürür demeye getirdi.

Devlet dediğin dili, kültürü farklı olan insanların yaşam haklarını korumakla sorumludur. Öldürmek ve işkence etmekle değildir.

Mısır'ın Ankara Büyükelçisi Alaa El Hadidi'nın Mısır'ın milli günü dolayısıyla büyükelçilikte verdiği resepsiyon da konuşan Süleyman Demirel, "Kenan Evren yargılansın mı?" sorusuna, "12 Eylül'ün muhatabı benim, darbecilere yüzde 92 oy veren bu halk değil mi?' diye yanıt verirken, devlet politikası olarak adam öldürülebileceğini ve bunun cinayet olmadığını söylemişti.

Şöyle bir gerilere gidelim! 12 Eylül 1980’den sonra ki yıllarda askeri faşist darbesinin güdümünde demokrasiye geçiş aşaması adı altında partiler kuruldu. Milletvekili olacakları o günün MGK’sını temsil eden darbeciler şu şahıs olamaz, bu şahıs olur diye müdahale etmişlerdi. Türkeş, Demirel, Erbakan ve Demirel başta yasaklılar listesindeydi. Sonradan affedilerek mecliste yerlerini aldıklarında ve öncesinde Süleyman Demirel’in 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesiyle ilgili vermiş olduğu demeçleri, gazetecilerle yapmış olduğu röportajlarda; “darbecilerden” hesap sorulacağı yönündeydi. Geçmiş günler olur ki, ne o nede bir başkası hesap sordu. Onlar Başbakan, Cumhurbaşkanı, milletvekili oldular. Aynı yolun yolcuları bildiklerini savundular. Hesap yerine 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesini yapanlara sahip çıkılmış oldular.

CHP’nin genel başkanı Deniz Baykal’da bir ara parlıyı verdi. “Darbecilerden hesap soracağız” diye. Deniz birden durulu verdi. Neyse biz konumuza dönelim!
Süleyman Demirel bu ülkede başbakanlık yaptı. Ayrıca I.Milliyetçi Cephe (MC.) Hükümeti (Mart 1975-Mayıs 1977) ve II. MC Hükümeti (Ağustos 1977-Aralık 1977) yer aldı.12 Nisan 1975 günü Demirel başkanlığındaki AP – MSP – CGP – MHP – Bağımsızlardan oluşan 1. MC hükümeti kuruldu.

Süleyman Demirel Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamının oylanmasında onay veren ve partisinin tam kadro katılmasını sağlamıştı.
Bilim insanları, yazarlar katledilirken, devrimciler kurşunlanırken, ülkücülere sahip çıkan Süleyman Demirel’dir. “Bana sağcılar adam öldürüyor dedirtemezsiniz” cümlesini söylerken onları bir anlamda korumaya çalışmıştı.

Ülkücülerin Komando eğitim yerleri ülkemizin belirli yerlerinde vardı. Bunları devletin üst kademesi bilmekteydi. Birçok insanın kanı aktıysa, onlara sahip çıkan ve koruyan kişilerde bu olaylardan sorumludur.

Bir devlet kendi ülkesinin sınırları içerisinde yaşayan halklara güvenemiyorsa, TİT, JİTEM ve bizlerin bilmediği bir takım vurucu timler kuruyorsa hepimizin daha çok düşünmesi gerekmektedir.

Süleyman Demirel Şubat 2000’de Batman Valilisi Şarman’nın usulsüz silah alımı için “devlet her zaman rutini takip etmek mecburiyetinde değildir” demişti. Bir bilen bu ülkede birçok olayı bilmektedir. Sahnede yerini korumaya devam etmektedir.

1996 yılında “devlet, mafya, milletvekili” üçgen ilişkisinde, Susurluk kazasından sonra Dönemin Başbakan yardımcısı Çiller katliam sanığı Abdullah Çatlı için “Devlet için kurşun atan da yiyende şereflidir” demişti. O yıllarda Kürt işadamı, aydını, yazarı, gazetecisi öldürüldü. Adına “faili meçhul” dediler. Aslında o adresler Çiller’i, Mehmet Ağar’ı ve diğer üst kademedeki şahısları gösteriyordu.

19 Aralık 2000 yılında “hayata dönüş operasyonu” ‘nda 32 devrimci tutsak devletin kararıyla öldürüldü. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyesi Ertosun; Karar salt benim kararım değildir. Hükümetin, MGK’nın kararıdır, öz olarak devletin kararıdır.

Ülkemizde olanları yazmakla bitiremeyiz. Bedeller, her zaman ezilen halklara çıkartılmaya çalışılmıştır. Oysa hepimiz insanız. Birlikte bu topraklar üzerinde birbirimizin canını acıtmadan, kanını akıtmadan, yaşamına son verdirmeden yaşayabiliriz. İnsanların birlikte yaşamasını, hareket etmesini, paylaşmasını, sevmesini birlikte başarabiliriz. Yeter ki biz isteyelim…

16 Aralık 2009 Çarşamba

SANAT CEPHESİ...

SANAT CEPHESİ -Sosyalist Gerçekçi Sanat Dergisi 1.Sayı Çıktı...

Haberi ileten:
Sanat Cephesi (sanatcephesi@gmail.com )

SANAT CEPHESİ -Sosyalist Gerçekçi Sanat Dergisi 1.Sayı İçindekiler:

Başlarken
Sanat Cephesi Sosyalist Gerçekçi Sanat Dergisi Çıkış Bildirgesi Sanat
Cephesi Dergisi Çıkış Çağrısı Sanat Cephesi Bildirgesi
Babür Pınar, Sanatçılar ve Edebiyatçılar Taraftır
İsmail Hardal, Sosyalist Gerçekçilik
Sorunlarımız ve Görevlerimiz
Kemâl Kök, Sosyalist Gerçekçilik ve
Yeni Sanat Akımı Bulma Hastalığı
Hüseyin Ali Selvi, "Ayık Gözler"le Üretilen Estetik
Kaan Kangal, Ekim Devrimi Sonrası
Sanat Tartışmalarında Fütürizm
Asım Gönen, Tarihsel Süreç İçinde Gerçekçilik
ismail Hardal, Gerçeklik ve Hakikat
Felsefe Sözlüğünde Gerçekçilik
Sosyalist Gerçekçilik Nedir?
"Kızıl" Bienal'de Göstermelik Sosyalizm
Dergimizin Dil ve Anlatıma İlişkin Tutumu Nasıl Olmalı?
Hasan Öztürk, Beslediklerinin Tiyatrosu -I-
Hüseyin Gül, Eylemci
Turgay Ulu, Sanat Cephesi Dergisi
Sosyalist Gerçekçi Mevzide Bir Adım
Refik Uğur, Sosyalist Gerçekçilik Üzerine

Şiirleriyle:
Turgay Ulu, Haziran - Hüseyin Ali Selvi, Kavuşma'lık Şiirler Babür
Pınar, Kayıp İnsan Fotoğrafındaki Çığlık - Musa Şanak, Özlem Nevzat
Oğuz, Kızıl Erik Fırtınası - İsmail Nur Kaan, Köşedeki Zenci Acısı
Refik Uğur, Sen Görmezdin - Kemâl Kök, Savaşa Giderken Şevki Özdemir,
Kalbimin Sol Şeridi - Hüseyin Gül, Umudun Kızıl Rengi Asım Gönen,
Yaşamak Sevinci - İrfan Ünal, Eşik Ali Ziya Çamur, Bir Halk Oyununa
İzdüşüm Aydın Ellerinde Ceran Gezerdi - Hasan Öztürk, Bir Adım Ötesi
Yarim

Temin için kitapçınızdan isteyiniz veya sanatcephesi@gmail.com a
e.mail atınız...

http://www.sanatcephesi.org/

EMEĞİN SANATI E-DERGİ...


EMEĞİN SANATI E-DERGİ 15 ARALIK TARİHLİ 64. SAYISIYLA YAYINDA...‏

Haberi ileten:
Emeğin Sanatı (emeginsanati@gmail.com )

Biz, tılsımları kıran, şahlanan atların bukağısını çözen, kasırgaları arzumuza bent eden, aşkla kavgayı iç içe yaşayan bir şiirin, edebiyatın, sanatın yolları ve yolcularıyız.

Kayalık yüreklere kuşların taşıdığı tohumdan filizlenmez bizim şiirimiz, öykümüz… Biz, iğreti kristal ikonların değil, gökle yer arasında bilinci ve gücüyle var olanların kalıp kıranların, yol açanların farklı renkler ve sesler dokuyan izcisiyiz.

Janjanlı mürekkeplerin gümüşlediği kalemlerin düğümlerine konmadık. Söz girdabında kül simyalarına gül suyu doğrayanlara kuş uçurtmadık. Hükümlü hurufatın sökerek kurşun dizgisini, katratlara sığdırdık infazlı ufukları.

Pıhtılaşmış soyutların tenezzülünü tartarak, arşive kaldırarak yeni haritalarda yeni kıyılara koştuk biz, ustaların nişangâhını bozmadan. Medcezir sarkacında bungunların suratına fırlatarak dizelerimizi, direnç senfonisiyle terlettik güzün tanklarını, bilinç rüzgârlarıyla sarsarak…

İşte, dünden bugüne, bugünden yarına tartarak seslerimizi ustaların haritasında, kendi keşiflerimizi de ekleyerek ilerliyoruz. Adım adım ama hızlı hızlı; sessiz sessiz ama haykırarak koşuyoruz. İltihapları patlatmaya, çürükleri ayıklamaya… Emekle ve sanatla

EMEĞİN SANATI, BARIŞ İÇİN, İNSANA VE EMEĞE SAYGI İÇİN; SERMAYENİN SANATA TAHAKKÜMÜNE, SANATIN İNSANÎLİK NİTELİĞİNİN YOK EDİLMESİNE, TİCARÎLEŞTİRİLMESİNE VE POSTMODERNİST SANAT ANLAYIŞINA KARŞI 'YENİ SOSYALİST GERÇEKÇİLİK' ÇİZGİSİYLE YOLUNA DEVAM EDİYOR
http://emeginsanati2.blogcu.com/

ALİ ZİYA ÇAMUR:EMEĞİN SANATI'NDAN 64. MERHABA
UYSAL HİMMET:”Bir Haftalık Hikaye”
ADNAN DURMAZ: “Diplerin Zirvelere Uçurumlardır Yolu”
GUİLLAUME APOLLINAIRE:Proletere(Yaşar Doğan)
A.GÜLER:Maden İşçilerine
BABÜR PINAR:”Yazmıyorum Adını”
ÇAĞLA DAĞ:“Kara Yangın”
MEHMET GİRGİN:“Buzul Türküsü”
HİKMET KAVAS:İt Dişleri Arasındaki Uygarlık
NİLGÜN ACAR:Mutluluğun Resmi
HASAN ILDIZ: Gezgin
EVİN OKÇUOĞLU: “Gördüm Ki”
DEMİR KÜÇÜKAYDIN: “Kültür ve Politika”

(Eski adresimiz 50 sayı çıkan dergimizin arşivi olarak http://emeginsanati.blogcu.com/ adresinde yayınını sürdürmektedir :)

14 Aralık 2009 Pazartesi

Yatacak yeriniz yok!



'İnsansız adalet olmaz,
Adaletsiz insan olur mu?
Olur, olmaz olur mu?
Ama, olmaz olsun'

Özdemir Asaf

2 yıl önce DTP'ye açılan kapatma davası konusunda, Anayasa Mahkemesi tarafından manidar bir zamanda inkar zihniyetinin sürdüğünü gösterir bir karar verildi.

Halkın partisini halka rağmen kapatmaya karar verebilen bu 11 kişilik mekanizmanın böyle bir yetkisi olabilmesini demokratik bulmaya imkan yok.

Ortalama aynı değer yargılarına sahip 11 kişi, gerçekte o partiyi kuran ve her çalışmasını her mitingini organize eden, evet katılan değil bizzat organize eden, partinin sahibi olan coşkulu ve kararlı milyonların fikrini hiç sormadı.

Anayasa mahkemesi aslında sadece bir halkın siyaset yapma hakkını elinde almaya matuf bir karara değil aynı zamanda o halkı yok sayan siyasi bir karara imza attı.

Sadece kayıtlı üyelerden oluşan bir siyasi parti değildi DTP. Diğer partilerden farklı olarak gerçekten kurucusu olan halkın siyasi görüşlerini doğrudan yaşama geçirebilmesi için her türlü demokratik mekanizmayı kurmuş bir siyasi partiydi. Gerek demokratik toplum kongresi gerekse kadın, gençlik, emek gibi kategorileri olan halk meclisleriyle bunu başarabiliyor, mahalledeki kadınlardan fabrikalardaki işçilere, öğretmenlerden çiftçilere, işsizlerden, öğrencilere hatta çocuklara kadar herkesin yönetim kademelerinde olduğu demokratik bir yönetişim biçimini yaşama geçirebiliyordu.

Seçmeni olan bir parti değildi DTP, bizzat seçmenin kendisiydi.

12 Eylül darbesinin başımıza musallat ettiği kurumlardan biri, Kürt halkını, kelimenin her iki anlamıyla da, hiç tanımayan ve tanımak da istemeyen 11 kişinin iradesine milyonların iradesini kurban etti.

Ama bunu sadece yargının talihsiz bir kararı olarak görmek mümkün değil.

Bunun mimarı aynı zamanda AKP hükümetidir. AKP 'açılım' adı altında çözüm arayışındaymış gibi yaparak aslında tasfiye siyasetini sürdürecek planları uygulamaya koydu.

30 yıllık savaş, 50 bin ölünün ardından hükümetçe kabul edilen, kabul edilmek zorunda kalınan tek şey 'Kürtler vardır' oldu. 'Vardırlar ama varlıklarını meclis de dahil hiçbir yerde göstermemelidirler'.

Hiç bir yasal değişiklik yapmadan, darbe anayasasını dahi yürürlükten kaldırmadan, Kürtlerin bir halk olarak siyaseten varlığını tanıyacak hiçbir adım atmadan açılım yaptığını iddia eden hükümet bu aymazlıktan nasıl bir sonuç bekliyor? Tek adım sayılabilecek Kürtçe TV dahi aslında Kürtlerin ana dillerinde yayın hakkını kısmen de olsa sağlama aracı değil, kah Türkçe bilmeyen Kürtlere Türkçeyi öğreten bir asimilasyon aracı, kah iktidar partisinin ve resmi ideolojinin propaganda aracı olarak kullanılıyor.

AKP'nin 'demokratikleşecektik ama ya ordu bırakmıyor ya yargı bırakmıyor' imalarına sıklıkla tanık olduk. Aslında demokratikleşmeye gönlü olmayan AKP'nin şimdiye kadar en çok arkasına saklandığı kurumlar ordu ve yargıdır.

Oh ne ala memleket! Sen iktidar partisi olarak demokrasi, barış ve bunun olmazsa olmaz koşulu olan Kürt sorununun barışçıl yollarla çözümü konusunda gerçek bir adım atmayacaksın, darbe anayasasını ve onun kurumlarını lağvetmeyeceksin, sonra da topu o kurumlara atacaksın.

Orduyu da yargıyı da demokrasiye da dokunulmaz haklara müdahaleden men edecek hukuksal önlemleri alabilecek bir pozisyonda olan iktidar partisi olarak sana kim inanır?

İktidara geldiklerinden bu yana sürekli bazı engeller nedeni ile demokratikleşememe söylemi tutturan bu yapı, samimi olmadığını her geçen gün gösteriyor. Kimse uyumuyor, hepimiz hükümet sözcüsünün DTP'nin kapatılması çağrısını duyduk. Anayasa mahkemesi de duydu. Bu çağrı daha önce oy birliği içinde olamayacakları bir konuda onları rahatlattı, gönül rahatlığı ve oy birliği ile bu kararı verebildiler. Dikkat edilirse iktidarı, hükümeti, ordusu, yargısı bir çok konuda sık sık ihtilafa düşmekle beraber, Kürt Halkının inkarı ve imhası konusunda sıkı sıkı kenetlenmekteler. Bakmayın siz AKP'nin bazı bakan ya da vekillerinden parti kapatmanın doğru olmadığına dair çıkan tek tük cılız seslere. AKP, kendi kapatma davasının ardından bırakın siyasi partileri kapatma iradesinin 11 kişide olduğu otoriter yapıyı sorgulamayı, kaldırmayı; parti kapatmayı zorlaştıracak yasal düzenlemeleri dahi yapmadı. Tıpkı demokrasilerde olmaması gereken diğer başka kurum ve yasaları değiştirmediği gibi.

Ne diyelim, rüzgar eken fırtına biçer.

AKP savaşın sürmesini istiyorsa korkarım ki bunu başardı. Ama bu savaşın en çok ona zarar vereceği aşikar. MHP ve CHP savaş baltaları ile beraber ırkçı söylemlerini de daha da parlatır, halkların birbirine düşmanlaşması projesi 'başarıyla' hayata geçirilir, savaş rantçıları 30 yıldır biriktirmeye doymadıkları ganimetlere yenilerini ekler. AKP, MHP ve CHP'nin kötü bir kopyası olarak tarihe gömülür gider.

Kürt halkı ise siyasi temsilcilerini içinden taşımaya, temsilciyi halk halkı temsilci yapmayı ustalıkla başardıkları mekanizmaları yeniden üretmeye, yaşatmaya devam eder.

Ne psikolojik harpler, ne katliamlar, ne zindanlar görmüş bir halk olarak barışın dilini bir gün mutlaka herkese öğretir.

Gerçek barış, gerçek demokratikleşme, hadi açılım diyelim, işte o zaman yaşam bulur.

Bu gün yasakladıklarınız ise bu sonucun haklı gururunu taşırlar.

AKP mi? Ne demişler, Tarlada izi olmayanın harmanda yüzü olmaz!

-------------------
http://www.gunlukgazetesi.com/haber.asp?haberid=84585


Yazıyı gönderen:
Yaman Yıldız ( yamanyildiz@gmail.com )

13 Aralık 2009 Pazar

BERBAT HALİNE


Cirik Haci / Fezali
Cirik.Haci@gmx.de

Seyret şu ülkenin berbat haline
Çözümler çıkmazda duruyor pirim
Mebusu bakanı sürter diline
Çözümler çıkmaza vuruyor pirim

Evladın kaybeden ana sızılar
Karlı dağda asker, gerilla gaziler
Birbirin öldürür ana kuzular
Çözümler çıkmaza giriyor pirim

Zalimin tuzağı eve dönülmez
Kimin için öldük, neden sorulmaz
Yaralar kan revan, ilaç sürülmez
Çözümler çıkmaza sarıyor pirim

Ölümden rant alan karın doyurur
Yandaşı ile yakının kayırır
Öteki diyerek halkı ayırır
Çözümü çıkmaza karıyor pirim

Pilanlar yapılmış kurulmuş ezel
Silahlar satılır saklı gizli el
Fezalim der hacim gerçegi bil
Çözümler çıkmaza türüyor pirim

11 Aralık 2009 Cuma

EŞ ZAMANLI PROVAKASYONLAR



Mustafa Elveren
mustafaelveren@gmail.com

Son günlerde eş zamanlı şiddet olayları başta olmak üzere, çok hareketli ve karmaşık bir siyasi ortamın içine girmiş bulunmaktayız. Basın-yayında konu irdeleniyor. Belki yararlı olur diye ben de kendi penceremden olayları analiz etmek istiyorum.

Şimdi meydana gelen olaylara kısaca bir göz atalım;

Önce ülkemizin batı bölgelerinde belde düzeyindeki birkaç yerleşim birimlerinde yaşayan Kürtleri bildik gerekçelerle linç etme girişimiyle olaylar başlatıldı.

Ardından eş zamanlı olarak İzmir gibi bazı büyükşehirler başta olmak üzere, çeşitli il, ilçe ve beldelerdeki DTP konvoyları ile büroları saldırıya uğradı. Bu olaylar bundan sonra meydana gelen şiddet olaylarının da zeminini hazırlamıştır.

Diğer taraftan, eş zamanlı olarak bazı büyük şehirlerde ve bir çok kürt yerleşim bölgelerinde molotofkokteyli şiddet eylemleri sokaklara taşınmış ve genç bir kızımızın acı ölümüyle sonuçlanmıştır.

Diyarbakır’da üniversite öğrencisi bir gencimizin güvenlik güçlerinin kurşunlarıyla aynı zaman diliminde öldürülmesi, önemle üzerinde durulması gereken bir olaydır.

Devletin “Milli Birlik ve Beraberlik Projesi” çerçevesinde Ak Parti Hükümeti’ne imzalattırdığı İmralı Hapishanesi’ndeki koşulların olumsuz yönde etkilemesi de aynı zamana denk getirilmiştir.
Tokat’ta 7 askerimizin öldürülmesi olayının eş zamanlı olması çok dikkat çekicidir. Artık bunu görmemek kör olmak gerekir. Geçmişimiz bu tür örneklerle doludur. Belli ki, yaşanan bunca olaylardan hala ders çıkarmamışız.

En önemlisi de emekli üç kuvvet komutanının darbe girişimi iddiasıyla Cumhuriyet savcıları tarafından ifadelerinin alınması. Bu kuvvet komutanlarının ifadeleri neden bu zamana denk getirildi? Ya da bunlar neden bu zamanı seçtiler?

DTP’nin kapatma davası Anayasa Mahkemesi tarafından aynı zamana denk getirilmesi, üstelik İnsan Hakları gününde görüşülmesinin üzerinde çok düşünülmesi gerekir.

Bu satırları yazdığım sıralarda Mersin’de Diyarbakır Star Firmasına ait bir yolcu otobüsüne taş ve molotofkokteyli saldırı yapıldığı yönünde internet üzerindeki haberler gözüme ilişti. Bu olayda ölüm gibi acı olayların yaşanmamasını umuyor ve diliyorum.

Ve “Sil baştan açılım” tehdidini savuran Başbakan’ın ABD ziyareti de yine aynı zamana denk geldiğini görmekteyiz.

Bu şiddet sürecine katkı sunan mevcut muhalefet partilerin yetkililerinin kavgalı siyaset dilini de unutmamak gerekir.

Tüm bu olaylar çok kısa bir sürede gerçekleşti. Bunları üst üste koyup, bir an düşünelim. Bunları düşünürken, 12 Eylül öncesi olayları, daha sonraki yıllardaki OHAL’lı yani 90’lı yıllardaki Çekiç Güç ile ilgili TBMM’ye gelen teskerelerin gündeme alınmasının her defasında çok sayıda asker cenazeleri törenlerinin yapılması gözlerimin önüne getiriyorum.

Sayın Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmeden önceki zaman dilimini düşündüm, yine benzer olaylar yaşamışız. O nedenle Sayın Cumhurbaşkanı’nın olayları daha duyarlı değerlendirmesi gerekir.

Ne yazık ki, bu gün de aynı olaylar tekrar edilmektedir.

Bu kadar çok olayın eş zamanlı ve birbirini tamamlayan eylemlerin yapılması tesadüfü olması mümkün değildir. Yine, olayları sadece bir örgüt adına indirgemeye çalışılması da bu provakasyonların bir parçasıdır.

Kışkırtma ve yönlendirme gerekçesi de yıllardır hep aynıdır. “şehit, vatan, bayrak, millet, Atatürk, din, iman…” gibi değerler kullanılarak halk kışkırtılmaktadır. Bu kadar bayatlamasına rağmen, maalesef bu gün de halka yedirebiliyorlar.

Bu kadar büyük çaplı ve eş zamanlı olayların olabilmesi için mutlaka iç ve dış istihbarat güçlerinin desteği ve yönlendirmesi vardır. Gerçek demokratik kurum ve kuruluşlar bu istihbarat örgütlerinin yönlendirme ağına düşmeden, demokrasi mücadelesinde birlikte hareket etmelerinin bence acil bir gerekliliktir.

Hala önümüzde fırsat varken, birlikte yaşama kültürünü kuralım. Geç kalınırsa, yarın onarılmaz yaralar açılabilir.

İnsanların dostça ve kardeşçe yaşayabildiği bir Dünya kurmak dileğiyle, 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü tüm insanlara kutlu olsun.

-----------
WEB: http://www.gomanweb.com/

10 Aralık 2009 Perşembe

GERÇEKTEN DÜŞÜNCE ÖZGÜR MÜ?


Hüseyin Habip Taşkın
habibtaskin@gmail.com

Düşünceye özgürlük denilse de, özgürlük cümlesi boşlukta kaldığı gibi, ülkemizi yönetenler kendine göre düşünce özgürlüğünü uygulamaktadır. Osmanlı’dan beri düşünce özgürlüğüne baskı vardır. O dönemde bile gazeteciler öldürüldü. Çünkü muhalif ses oldukları içindi. Günümüz Türkiye’sinde de aynı senaryolar oynanmaktadır.

Düşünce modeli olarak AB standartlarını harfiyen uyguluyoruz deseler de, polisin özellikle sosyalist basın üzerinde baskısı alabildiğine devam etmektedir. Telefon dinlenmelerinden, takip edilmelerinden, “terörist” damgasıyla “tehlikelidir” etiketi yemelerinden ve birçok nedenlerle Türkiye’de düşünce, özgürlük anlayışına göre sakıncalı konumda yerlerini almaktadırlar.

Türkiye’de AKP hükümeti tarafından AB ayarı yapıldı. “Herkes fikrini ince ve nazikçe söyleyebilir” denildi. Fikir hürriyeti her nedense sosyalist basını ve emekçilerini teğet geçti. Aksine mahkeme kapıları onlar için yol kapısı oldu.

TCK'nin 301. maddesi dolayısıyla savcılar yasa değişikliğinden bu yana iki yılda 914 soruşturma açtı. Bakanlık 77'sinin devamı için izin verdi. Anlaşılan o ki, kişilerin siyasi ya da sisteme muhalif olması demek, hakkınızda TCK'nin 301. maddesinin açılması an meselesi demektir.

8 Mayıs 2008'de yürürlüğe giren 301’nci maddede yapılan değişikliğin ardından Adalet Bakanlığı, kovuşturma ya da dava aşamasında olan toplam 914 dosyayı inceledi. Bu dosyalardan 77’si hakkında ise soruşturmanın devamı yönünde karar verdi. Yine 301’nci madde değişikliğinin ardından 210 soruşturma başlatılırken Bakanlık bu dosyalardan da sadece 8 tanesine izin verdi.
AB İlerleme Raporu’nda Türkiye’ye yönelik özellikle ifade ve basın özgürlüğüyle ilgili eleştirilerde bulunulurken Bakan Egemen Bağış, “İfade özgürlüğü geniş bir şekilde 2009 İlerleme Raporu'nda ele alınmıştır. Bu çerçevede, hükümetimiz mevzuat çalışmaları dâhil olmak üzere bu konudaki gelişmeleri takip etmektedir. 2003 Eylül ayından bu yana faaliyetlerini sürdüren Reform İzleme Grubu’nun görev alanını oluşturan siyasi kriterler, hükümetimiz açısından öncelikli gündem maddelerinden biri olmaya devam etmektedir. Bu çerçevede Reform İzleme Grubu’nun Devlet Bakanı ve Başmüzakereci, Dışişleri, Adalet ve İçişleri Bakanlarımızın ve ilgili kurumlarımızın üst düzey bürokratlarının katılımıyla her 2 ayda bir toplanarak gelişmeleri değerlendirmeye ve atılacak adımlar hakkında karar almaya devam etmektedir” dedi.

Türkiye’de düşünen insanlara yargısız infaz yolu açıldı. Polisin sorgusundan, Adliye koridorlarından cezaevinin kapısı aralandı. Böylelikle düşünce özgürleştirmiş olarak varsayıldı.

Hrant Dink:
Agos Gazetesi Yayın Yönetmeni, altı ay hapis cezasına çarptırılmıştı. 19 Ocak 2007'de öldürüldü.

Aziz Özer: Yeni Dünya İçin Çağrı ve Güney dergilerinin sorumlu müdürü, üç ayrı davanın ikisinde altışar ay hapis, birinde 720 YTL para cezasına çarptırıldı.

Eren Keskin: İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi eski Başkanı, 10 ay hapse mahkûm edildi. Açılan başka bir davadan ise altı ay 20 gün hapis cezası aldı, 4.000 TL adli para cezasına çevrildi.
Hanefi Bekmezci: Eğitim Sen Tunceli Şube Başkanı, altı ay hapis cezasına mahkûm oldu.

Hüseyin Ser: Sendikacı, altı ay hapis cezası aldı.

Hüseyin Bektaşoğlu: DTP Erzincan İl Başkanı, bir yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Ejder Öziç: Radyocu, altı ay hapis aldı.

Zülküf Kısanak: Gazeteci, beş ay hapis cezasına çarptırıldı.

Yaşam da düşündün mü ve düşündüğünü başkalarıyla paylaştın mı, TCK'nin 301.maddesi her an karşına keskin bir bıçak gibi çıkabilir. Devlet, “en iyisi sen düşünme senin yerine biz düşünürüz” demeye getiriyor.

301. Maddenin içeriğine bir bakalım;

1- Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Türkiye Büyük Millet Meclisini, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ve Devletin yargı organlarını alenen aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
2- Devletin askerî veya emniyet teşkilatını alenen aşağılayan kişi, birinci fıkra hükmüne göre cezalandırılır.
3- Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz.
4- Bu suçtan dolayı soruşturma yapılması, Adalet Bakanının iznine bağlıdır.

İnsanlar düşüncelerini her koşul altında özgürce ifade edebilmelidir. Bir yanda devlet olarak “bizde düşünce özgürlüğü var” diyeceksin Diğer yandan düşüncesini ifade edenlere adli soruşturma açtıracaksın… Cezalar yağdıracaksın… Gazetesine, dergisine para cezası vererek cezalandıracaksın…

Bunun adına düşünce ve ifade özgürlüğü denmez.
----------
NEWROZ HAFTALIK SİYASİ YORUM GAZETESİ

9 Aralık 2009 Çarşamba

KENDİ CELLÂDINA "BİAT" EDEN BİR HALK OLMAYACAĞIZ!



Ferhat Tunç
ferhat@ferhattunc.net

Onur Öymen, istemeyerek de olsa bizim için çok hayırlı bir iş yaptı! Bundan böyle10 Kasım, sadece Atatürk'ün ölüm yıldönümü olarak bilinmeyecek, acısını ruhumuzun derinliklerinde hissettiğimiz Dersim kırımının, çok daha güçlü bir biçimde Türkiye'nin vicdanlarına sunulduğu bir gün olarak da hatırlanacak.

Memleket olarak bildiğimiz Dersim, 37 ve 38 katliamının sarsıcı hikâyeleriyle dolu. Yıllardır ecdadımızın uğradığı bu büyük vahşetin derin acısını yüreklerimizde bir kor gibi taşıyarak bugünlere geldik. Hayatımız, bu insanlık dramının derin sancısıyla kâbusa dönüştü adeta. Şimdi sadece bizler değil, yıllardır bizi anlamakta zorlanan milyonlarca insanın "bu kadarı da olmaz" dedikleri bir duyarlılık ortaya çıktı.

"Olay" şudur: Dersim, dünya tarihinde eşi benzeri olmayan bir katliam türüyle yok edilmek istendi. Yediden yetmişe kadın -çocuk, genç- ihtiyar ayırt edilmeksizin toplu olarak katledildi insanlar. Cezaevlerinde yatan yüzlerce katil, Dersim harekâtında yer almak kaydıyla salıverildiler ve bu katliamda bizzat yer almaları sağlandı. Bu durum Dersim'deki vahşetin boyutlarının çok daha büyük olmasını beraberinde getirdi. Bugün katliamın boyutları o dönemi yaşayan tanıkların anlatımı ve dönemin yetkililerin anlatımında daha iyi gözükmektedir. Sabri Çağlayangil'in anılarında dersimle ilgili" mağaralarda fare gibi zehirledik" sözleri dahi bu vahşeti anlatmaya yetiyor. Celal Bayar'ın anılarında dersimle ilgili kararla ilgili" bir an Atatürk'le göz göze geldik, her şeyi anlamıştım. Dersim yok edilecekti" sözleri ise katliamın nasıl planlandığı ve kimlerin karar aldığını gösteriyordu.

Dersim'e yönelik zulüm politikaları, katliam sonrasında çok daha farklı bir biçimiyle yani sürgün ve asimilasyonla devam ettirildi. Dersim'de sürgün edilen ailelerin çocukları yeni farkına vardıkları bu trajik durumun acısıyla sarsılıyor. Sıddıka Avar politikasının sonucu olarak daha önce Dersimli olduğunu gizleyen birçok insan, bugün atalarının yaşadığı bu dramın boyutlarını merak ediyor ve Dersimli olduğunu belirtme gereğini duyuyor. Son günlerde daha önce Dersimli olduklarını bilmediğimiz bazı köşe yazarlarının bu doğrultuda yaşanmış hikâyelerini okuyoruz; bu da son tartışmaların bir "getirisi" olarak hatırlatılması gereken bir gelişme.

Evet, nasıl bir devlet gerçeğinde yaşadığımızı, sanırım şimdi çok daha iyi görmek ve anlamak durumundayız. Her seferinde bizi, bu gerçekleri dillendirdiğimiz ve sorguladığımız için "devlet düşmanı", "vatan haini" olarak damgalayanların utanacakları andır şimdi. Bugün bile Genelkurmay'ın bizleri "bölücülük" le suçlamasının ve hazırladıkları andıçlarla bizi hedef haline getirmesinin arka planında Kürt, Alevi ve Dersim'li kimliğimize yönelik taşıdığı ezeli düşmanlık yatmaktadır. Bizler bu zihniyete "düşman" olmak yerine bu zihniyetin bize olan düşmanlığını ortadan kaldırmanın meşru demokratik direnişi içindeyiz. Etnik kimliğimiz ve inancımızdan ötürü uğradığımız haksızlıkların hesabını sormak, özgür bir toplumun bireyleri olarak güven içinde yaşamak istiyoruz.

Bunun mümkün olabilmesinin yegâne yolu hiç şüphesiz atalarımızın uğradığı bu trajediyle yüzleşmekten, hesaplaşmaktan geçiyor. Dolayısıyla bu hükümetin "demokratik açılım" sürecini ve bu sürece bağlı olarak atılacak olan adımları önemsediğimi belirtmeliyim. Önemsemenin de ötesinde Başbakan'ın son günlerde verdiği mesajlarda Seyit Rıza'nın son nefesini verirken söylediği sözleri hatırlatması tarihi bir öneme sahiptir. Türkiye'nin geleceği açısından önemli olan yaklaşımların siyasete kurban edilmeyerek gereğinin yapılması ise tek arzumdur. Aksi takdirde önemli olan bu söylemlerin değeri olmayacaktır.

Toplumuzda var olan derin endişelerin ve şüphelerin ortadan kalkması bu sürecin çok daha anlaşılır olmasını beraberinde getirecektir. Bu anlamda hükümetin çok daha somut bazı adımlar atmasının kaçınılmazlığı ortadadır. Örneğin, Dersim adı üzerinde ortaya çıkan beklentilerin karşılık bulması bu anlamda önem taşıyor. Dersimliler olarak atalarımızın katline yönelik gerçekleşen operasyonun ismi olan "Tunç Eli" ismiyle ile anılmak istemiyoruz artık. Munzur vadisinin yapılacak olan barajlarla yok edilmesine isyan ediyoruz ve bu konuda da hükümetin insanlarımızı rahatlatacak adımlar atmasını bekliyoruz. "Evladı Kerbelayız, bi hatayız, yazıktır, günahtır" diyen seyit Rıza ve yoldaşlarının idam edildikten sonra gömüldükleri yeri bilmek ve onlara duyduğumuz derin hürmet ve saygımızı bizzat mezarlarını ziyaret ederek göstermek istiyoruz. Bu son derece insani bir istek ve taleptir. Bunun gerçekleşebilir olmasının tek yolu var o da Devletin Dersim kırımına ilişkin kendi arşivlerini zaman kaybetmeden açmasıdır.

Bütün bu değerlendirmeleri yaparken CHP içerisindeki Kürt, Alevi ve Dersim'liler içinde bir şeyler söylemek ihtiyacı duyuyorum. Dersim'de "Onur Öymen gereğini yapsın" diyerek önemli bir çıkış yapan ancak Ankara'ya döndükten sonra efendisinin telkinlerine boyun eğerek farklı bir tavır sergileyen Kemal Kılıçtaroğlu, atalarının kemiklerini sızlatmayı sürdürüyor. CHP, Öymenin sözleriyle ortaya çıkmış olan katliamcı ve imhacı imajını Dersimli Kılıçtaroğlu ve yedeği durumunda olan Ali Kılıç'la düzeltmeye çalışıyor.

Buradan bu ikiliye şunu söylemek doğru olacaktır. Bu ihanete son verin ve halkımızın cellâtlığına soyunmuş bir ezeli zihniyet olan CHP'yi aklamaya çalışmayın. Onur Öymen kendi zihniyetini savunacak ve bunu parlamentoda dile getirecek kadar tutarlı davranmıştır. Oysa sizler bu kan emici zihniyeti savunanlar kadar namuslu davranamıyorsunuz. Hiç olmazsa yerinizde oturup sessiz kalacağınıza, yollara düşmüş insanlarımızı ihanetinize ortak etmeye çalışıyorsunuz.

Dersim'de Dersim onurunu sahiplenmek adına CHP'den istifa eden 400 kişiden daha değerli değilsiniz. Onurlu olan ve Dersim'liye yakışan Dersim'deki insanlarımızın yaptığıdır. Unutmayın ki halkımız, kendi cellâtlığına soyunmuş CHP zihniyetine artık "BİAT" etmeyecektir.

8 Aralık 2009 Salı

BALKANLARDA ABD RÜZGÂRI


Hüseyin Habip Taşkın
habibtaskin@gmail.com


Dünya, emperyalizmin elleriyle paylaşılmaya, sömürülmeye, işgal edilmeye devam ediyor. Eski ve yeni stratejilerle dünyanın dengesi gitgide bozuluyor. Bireyselleşen insanlar ben mantığıyla hareket ettikleri için toplumsal bir güç ya da muhalefet oluşturamıyor ve darbe üstüne darbe yemeye devam ediyor.

Emperyalizm dünyada yayılmacılığına devam ederken, kendi koşullarını bir yandan sağlamlaştırıyor. İşçi sınıfının yeterince güçlü olmadığını görürken, uluslar arası sınıf dayanışmasının olmadığını ya da olanlarında kuvvetli bağların olmadığı görülüyor.

ABD Balkanlarda adım adım yerleşiyor. Bu demektir ki, daha fazla üs ve kontrollünü elinde tutmadır. Sömürü ve talanını yaygınlaştırmadır. Karşı çıkan olursa, Ortadoğu da terör estirdiği gibi baskı ve şiddetle yanıt vermedir.

ABD’nin kıskacında geçmiş dönemlerde SSCB’nin çatısı altında olan ülkeler vardır. SSCB dağıldıktan sonra ABD’nin stratejilerinden biriside dağılan ülkelerden kendisine yandaş ülke yaratmak ve sömürü talanına devam etmekti. Uzun yıllar sonra ABD istediği, kurduğu kendi düşlerini yarattı dersek yanlış olmaz.

ABD Romanya ile Bulgaristan’da yeni üsler kurmak için gerekli çalışmalara başladı. Pentagon’un açıklamasında bu iki ülkede yapılacak üsler için 100 milyon dolardan fazla yatırımı göze aldıkları belirtildi.

Makedonya ajansı MIA’nın haberinde ise, Pentagon Romanya’da 1600 Amerikan askeri barındıracak 50 milyon dolarlık bir üssün kurulmasından söz ediyor. Ayrıca aynı kaynakta yer alan Bulgaristan’da 2500 askeri barındıracak bir üssün maliyetinin 60 milyon dolardan söz ediyor.

Daha öncede Çek Cumhuriyeti ile Polonya arasında sıcak ilişkiler yaşandı. Gürcistan’la aynı şekilde ikili ilişkilerini geliştirdi. Ukrayna ile de aynı ilişkiyi yakaladı. Burada yatan gerçek şudur. ABD dünyanın her yerinde rahat durmadığıdır. İğrenç politikalarını açıktan, çekinmeden uygulamasıdır. Başta belirttiğimiz gibi karşısında muhalefet edecek bir yapının olmayışındandır.

Yukarıda saydığımız ülkeler bir zamanlar SSCB’nin çatısı altındaydılar. Ekim 1917 devrimiyle SSCB çatısı altında birçok ülke birleşti. Devrimler dünyanın her ülkesinde boy verirken devrim şiarları gün geçtikçe çıtasını yükseltti. Bunun paralelinde emperyalizmde boş durmadı. Karşı devrimi destekledi ve sınıflar mücadelesi tam anlamıyla hız kazandı.

Ekim devriminde emeği geçenler öldükten sonra yerine gelen kendilerine Marksist- Leninist maskesini takan Politbüro temsilcileri asıl hedefinden saparak, devrimin alt yapılarını birere birer çökerterek devrime ihanet ederek, SSCB’nin çökmesini sağlamış oldular.

Sosyalizm gerçek anlamıyla SSCB’de uygulanmış olsaydı. Ne yıkılırdı… Nede ABD istediği ülkede terör estirebilirdi…

Günümüzde gördüklerimiz ister istemez dudaklarımızı dişlerimizin arasında ısırılmasına neden olmaktadır.

Şimdiki zaman diliminde bile güçlü güçsüzü silip geçmektedir. Emperyalizmin böl, parçala politikası eskiden olduğu gibi şimdi de devam etmektedir. Sadece şiddet yönüyle değil! Ekonomik, sağlık yönüyle geri kalmış ülkelerde bile varlıklarını sürdürmektedir. Kendi kültürlerini bile basın yayın kuruluşlarıyla sürdürmektedir. Yaşamımız onların belirlediği kurallara göre şekillenmektedir.

Şu anda ABD’nin Balkanlardaki gücünün etkisini izlemekteyiz. İleriki yıllarda iç karışıklıkların yaşandığı yer olarak Balkanları görebiliriz. Balkanlardaki halklarda emperyalizmin tokadını yedikçe kendi içindeki işçi sınıfının örgütlüğünü yaratacaktır.

Bazı tespitler vardır. Bunlardan biriside “Kapitalizm ve emperyalizm can çekişiyor.” Ben bu tespite katılmamakla birlikte Emperyalizm şu anki manevrasıyla canına can katıyor. Asıl can çekişen örgütlülüğü yaratamayan ve bir araya gelemeyen işçi sınıfıdır. Ezilen yoksul halklardır.

Bu devran elbette böyle gitmeyecektir. Gün ola devran döne ile ezilenler ayağa kalkmasıyla yaşamı emekten ve barıştan yana biz çevireceğiz.

---------------------
NEWROZ HAFTALIK SİYASİ YORUM GAZETESİ

7 Aralık 2009 Pazartesi

Kültür Üzerine Yazılar(*)

Demir Küçükaydın

Önsöz

Din, Ulus, Uygarlık ve Kültür gibi kavramlar, son yıllarda politika ve sosyal bilimler alanında en çok sözü edilen ve tartışılan kavramlar olma özelliğini kazanmış bulunuyor.

Sadece bu kadar değil, aynı zamanda bu kavramlar sık sık birbirinin yerine veya iç içe de kullanılabiliyor. Örneğin “kültürler ya da uygarlıklar çatışması”ndan veya “kaynaşması”ndan söz edenler, bununla çoğu kez dini veya ulusu kastediyorlar. Öte yandan din çoğu kez ulusal baskıya karşı direnişlerin bayrağı oluyor. “Çok kültürlülük” derken tartışılan aslında ulusun nasıl tanımlanacağı veya “dini tolerans” olabiliyor.

Ne var ki, etrafında en büyük çatışmaların yaşandığı bu kavramların içeriklerinin ne olduğu araştırıldığında, kullanımın yaygınlığı ve çokluğuyla ters orantılı bir belirsizlik ortaya çıkar. Ama bu belirsizlik sadece piyasada bol görülen kullanımlardaki bir belirsizlik değildir, bilimsel bir belirsizlik de vardır.

Bir kavram pek ala bilimsel olarak net tanımlanmış olabilir ama onun yaygın kullanımı o kavramın sınırlarını belirsizleştirebilir. Örneğin sınıf kavramı, bilimsel olarak üretim ilişkileri içindeki konum ve çıkarlara göre tanımlanmıştır ama onun yaygın kullanımı çoğu kez bu tanıma uymaz ve onun sınırlarını belirsizleştirir. Örneğin insanların gelir durumlarına, ideolojilerine hatta mesleklerine göre sınıflardan söz edildiği görülür.

Din, Ulus ve Kültür ve Uygarlık gibi kavramların belirsizliği böyle bir belirsizlik değildir. Bilimsel olarak da ortada bir belirsizlik vardır ve sosyolojik kullanımların da yaygın kullanımlardan bir farkı bulunmamaktadır.

Tarihsel Maddecilik yani Marksizm söz konusu olduğunda sorun iyice kangrenleşmektedir. Tarihsel Maddeciliğin klasik konu ve kavramları arasında son yılların bu en çok kullanılan kavramlarının neredeyse adı bile anılmaz. Bunun için Tarihsel maddeciliği anlatan her hangi bir klasik el kitabının içindekiler listesine bakmak yeter. Üretim İlişkileri, Üretim Güçleri, Altyapı, Üstyapı, Devlet, İdeoloji vs. gibi bölümler ve konular görülür ama Uygarlık, Kültür, Din, Ulus gibi konular görülmez. Bazılarında yer aldığında çoğu kez, o kitapların şeması içinde ekleme gibi duran bölümler olarak kalırlar.

1960’lar ve 70’lerin başları, Marksizm’in oldukça canlı ve dinamik olduğu bir dönem olarak tanımlanabilir. Bu dönemin yayınlanan kitap ve makaleleri incelense veya bunlarda tartışılan ve kullanılan kavramların istatistikleri yapılsa, son yıllarda neredeyse her sosyolojik ve politik tartışmaya damgasını vuran bu kavramların o dönemde neredeyse hiç sözünün edilmediği görülür. Ulus kavramı bunlar içinde biraz istisna gibidir. Özetle, Marksist yazında bu kavramlar ne analiz araçları olarak, ne de analiz edilmesi gereken konular olarak ortada görülmez bile.

Klasik Marksist tema ve kavramlarla son yılların bu yaygın tema ve kavramları arasındaki bu kopukluk ve paradigma farkına, her zaman olduğu gibi, iki zıt tepki görülmektedir.

Birisi, bu kavramlarla ifade edilen sorunların ve konuların kendisini burjuvazinin bir saptırması olarak görüp bu konuları hiçbir şekilde gündeme almamak ve onlara karşı kör olmaktır. Bu tam bir içe kapanmayla sonuçlanmakta içinde yaşanan toplumsal gerçeklik ve tartışmalardan kopma sonucunu vermektedir. Örneğin çok kaba biçimiyle, “din feodalizmin, milliyetçilik burjuvazinin ideolojisidir, bunları gündeme alıp tartışmak burjuvazinin oyununa gelmektedir” gibi bir yaklaşımdır bu. Sonuç olarak bu konular araştırma ve tartışma konusu olmaktan çıkmaktadır.

Bunun zıddı olan diğer tavır ise, bu kavramları tüm belirsizlikleriyle benimseyerek analiz araçları olarak kullanmaktır. Örneğin çok kaba biçimiyle, uygarlıklar çatışmasından veya uzlaşmasından söz edip doğu uygarlığının değerlerini veya doğu karşısında batı uygarlığını yüceltmek veya çok kültürlülüğün ve kültürel zenginliğin faziletleri üzerine vaazlar vermek bu tavra örnek olarak verilebilir. Bu eğilim de genellikle fiilen, son derece eklektik bir kavramlar sistemiyle olayları ele almak; gerçekliğe teslim olmakla sonuçlanmaktadır.

Ne var ki bu birbirinin zıttı, birbirini yaratan ve birbirine haklılık veren yolların dışında, klasik Marksizm’in ya da Tarihsel Maddeciliğin eleştirel ve devrimci duruşunu sürdüren bir üçüncü yol daha vardır.

Bu yol, bu kavram ve sorunların gerçekliğine gözlerini kapamamak ama onların görünümüne de teslim olmamak; o görünenin ardındaki ve hemen daima o görünüme zıt, derin ilişkileri, ortak olanı ve ondaki basitliği ve sadeliği aramak ve böylece Marksist yöntemi geliştirip netleştirmek olarak tanımlanabilir.

Bizim yöntemimiz ve yapmaya çalıştığımız bu oldu. Bu yol elbette hazır lop reçeteler ve kolay çözümler sunmaz, meşakkatli bir yoldur. Ama sonuçta ortaya çıkan birbiriyle iç tutarlılık içinde bir sistem oluşturan son derece sade kavram sistemidir.

Elinizdeki kitap bu çabanın sonuçlarının otantik biçimleriyle bir sergilenişidir.

06 Aralık 2009 Pazar

-------------
Gönderen: Köxüz (koxuz@koxuz.org)
(*) Kitabı aşağıdaki linkten okumak mümkün:
http://www.koxuz.org/anasayfa/icerik/kultur-uzerine-yazilar

6 Aralık 2009 Pazar

CHP, DERSİM UÇURUMUNA YUVARLANDI…



Feramuz Acar
FA@randers.dk

CHP, Dersim uçurumuna yuvarlandı, kaçın Aleviler altında kalmayın.

Dersim’li bir Kızılbaş kâğnıyla harmana sap taşır, fakat kâğnıyı çeken öküzler, hep yan çizer, ara sıra olara nodulu dürter yola geri çevirir…fakat öküzler ha bire yan çeker…sonunda kâğnıyı bir yarın ucuna getiriler.. Kâğnın bir tarafı, tekeri havaya kalkar,uçurumdan aşağı yuvarlanmak üzeredir, Kızılbaş Bektaşi hemen koşar, ya Allah ya Muhammed, ya Ali diye,, omzunu kâğnın salına dayar, fakat kâğnı üstüne çöktükçe çöker.. Ya Fatıma Ana, ya Hasan, şah Hüseyin sen yetiş,, der, fakat fayda yok, yük gittikçe ağırlaşır.. Sonunda Kızılbaş Bektaşi artık takatim kalmadı ben bırakacağım, geldiyseniz sizde bırakın kaçın altında kalmayın der, kenara çekilir. Kâğnı ve öküzler Dersim dağlarından aşağı uçuruma yuvarlanır, katliamlardan akan kanların çökerttiği ‘’barajın’’altında kalır…

Evet artık T.C’ni kuran parti CHP Dersim dağlarından aşağı yuvarlanıp ‘’Dersim barajının’’ altında kalmıştır.... Aslında o uçurumdan çoktan yuvarlanması gerekirdi. Bugüne kadar Aleviler omuz verdiği için yuvarlanmadı.. Onur Öymen’e teşekkürler, geç te olsa, böyle düşmanı Hallah herkese versin,, Şükür artık Aleviler CHP kâğnısından da, öküzlerinden de kurtuldu…

”Bazen devrimci görünürdü
Ooha oha ho… O Allah'ın öküzü.
Bazen faşizme bürünürdü
Hoo hoo ho… O Allah'ın öküzü.”
(A. İhsani)

Alevi partisi tartışılıyor, gerekirse o da kurulur.

Bugünlerde Türkiye’de Alevi Partisi kurulması tartışılıyor… Öncelikle bir konun altını çizmek gerek. Aleviler bugüne kadar inanca dayalı bir parti kurulmasından yana olmamıştır. Fakat tamamen olanak dışı da görmemiştir. 1969 ve 1999 da, yukarıdan aşağı Barış Partisi ve Hareketi denemeleri olmuştur.. İnanca dayalı parti kurulamaz laikliğe aykırı vs. yaklaşımları doğru değildir. Bugün dünyanın her yerinde İslami veya Hıristiyan vs. inanç referanslı partiler vardır.. Örnek Danimarka’da Hıristiyan Demokrat partisi, laiklik ve sosyal adalet vs. konusunda diğer sağ ve orta sosyal demokratlardan daha tutarlı bir politika izlemektedir.. Bu nedenle Alevi partisi olmaz diyenlere sormak gerek,, herkese parti kurmak serbeste, bir tek Alevilere mi yasak?. Kaldı ki Alevilerin böyle bir derdi çalışması da yoktur, fakat gerekirse Alevi partisi de kurulabilir. Buna karar verecek olan Alevi kurumları, Alevi toplumudur, başkası değil. Bugün Alevilerin ve kurumlarının çabası ile en geniş emekçi, demokrat, aydın çevrelerin birliği ile kurulacak,, Türkiye’de bugün olmayan sol sosyalist bir kitle partisi oluşumunda onurlu yerini almaktır.

Alevi kurum yöneticileri siyaset yapmasın, yapacaklarsa Alevi kurumlarını terk etsin onlarla ilişkisini kesin gibi, görüşlerde bence saçmadır. Çünkü Alevi inanç ve kurumlarının amacı, istemleri, toplumu, sistemi, devleti daha dincileştirmek değil, laikleştirmek aydınlaştırmaktır. Yarin yanağından gayrı her şeyin paylaşıldığı, sosyal adalete, eşitliğe dayalı, emekten, haklatan yana bir rejim değişikliğidir.. Kitlesel tabanı olmayan hiçbir hareket veya parti başarılı olamaz.. Eğer var olan siyasi partiler Alevilerin istemlerine yanıt vermiyorlarsa ki vermiyorlar,, bu istemleri dile getirmek bunun için demokratik ve politik mücadele vermek, (gerekirse parti kurmak) başta Alevi kurumları ve yöneticilerine düşer..

Alevilerin yeni partide aradığı 4 kırmızıçizgi.

Alevilerin bugüne kadar siyasi iktidarlarca ve var olan partilerce su istimal edilen, dolayısı ile yeni bir parti arayışına gerekçe olan, Alevilerin olmazsa olmaz 4 ana kırmızıçizgisi vardır. Bunlar: 1- Alevilerin kendine özgü inançlarının resmen kabul edilmemesi. 2 - TC’nin kuruluşundan buyana sadece sözde laik olması, laiklik maskesi adı altında Alevi inancının bastırılıp, Alevilerin verdiği vergilerin, Diyanet kurumu kanalı vs. ile Sünni İslam’a aktarılması, diyanet kalkmadan laiklik olmaz. 3- Alevilerin 72 millete aynı nazarla bak ilkesine ters bir şekilde, herkese Türk-İslam tek tip insan milliyetçi, şeriatçı ideolojinin dayatılması ve Kürt halkına en temel insani haklarının tanınmaması. 4- Alevilerin yârin yanağından gayrı her şeyi paylaşmak ilkesine uyun olarak Türkiye’de emekten yana, sosyal adaletli bir gelir dağılımını sağlayacak, antiemperyalist bir sistemin olmayışıdır. Var olan partilerin bu 4 konuda tutarlı olmayışıdır.

TC tarihinde hiç bir parti veya iktidar Alevileri bu 4 kımızı çizgide azda olsa tatmin edici bir girişimde bulunmamış bunları programına almamıştır.. Buna hepsi olmasa da, kendine sol veya sosyalistim diyen bazı küçük partilerde dahil edilebilir.. Bu nedenle Alevi Bektaşi Federasyonu ve başkanı Ali Balkız’ın yeni bir sol parti kurulma arayışını ve Alevilerin, bu yöndeki girişimleri desteklemesini doğru ve yerinde buluyorum.. Yeni oluşacak parti bence kitlesel olmalı, adı da kendide sosyalist olmalı. Fakat adından çok,, parti politikası, programı ve programının Alevilerin bu 4 kırmızı çizgisini içermesi, parti içi demokrasinin olması, Alevi kökenli adaylarında seçilme şansının olması önemlidir.. Bu 4 kırmızı çizgiyi içermeyen bir partide Alevilerin işi yoktur..Bunları kabul eden bir parti yoksa Alevilerin kendi partilerini kurmaları,, veya yoğun oldukları bölgelerde bağımsız aday göstermeleri, meşru ve en doğal hak ve en doğru olanıdır. B-planı olarak bu bağımsız Alevi adaylar her zaman hazır bulundurulmalıdır.

Bugün mecliste olan partiler, Alevi oyları için açılıp saçılmaktalar. Fakat hiç birinin Alevilerin bu 4 kımızı çizgisi konusunda, Alevilerin ‘eyvallah’’ diyeceği tutarlı bir politikası, programı yoktur.

CHP, Dersim uçurumuna yuvarlandı, kaçın Aleviler altında kalmayın.

Yıllardır ve son 2-3 yıldır,, Aleviler Aleviler,,(kınalı keklikler Aleviler) CHP’nin seçimlerde Alevileri dışlamasını, Türban, Kuran kursu açılımlarını fırsat bilip uçun uçun, şu altı oklu demir kafesinden kurtulun diye bangır bangır bağırdık.. CHPde olan aleviler bu son çağrıya da kulak asmaz,, fırsat elde iken kaçıp kurtulamazlarsa, CHP ‘’kağnısıyla’’ beraber Dersim’in dererline yuvarlanıp pisi pisine giderler..

CHP Alevilerin yukarıdaki 4 kırmızı çizgisinin hiç birinde, hiçbir zaman samimi olmadı.. Alevi inancını tanımadı, Alevileri her zaman İslam’ın bir mezhep/tarikatı olarak gördü. CHP Alevi Bektaşi dergâhlarını ocaklarını kapatıp, Diyanet işlerini kurup Sünni İslam’ı devlet dini yaptı, bir ara sözde İslam’ı reform etmeye kalktı, onu daha da devletleştirdi. 1940ların sonunda CHP devletin tüm kapılarını İslam şeriatına açtı. CHP geçtiğimiz yıllarda AKP ye karşı, zorunlu din derslerin ve diyanetin kaldırtmasını, laikliği savunacağına, kendisi çarşaf takıp ve her mahalleye Kuran kursu önererek laiklik konusunda AKP den farklı olmadığını gösterdi. İçi boş sözde laikliği Alevileri aldatmak için kullandı.. Milliyetçilik konusunda da CHP, son başkan yardımcıları Onur Öymen’in, Dersimi örnek gösterip “Analar ağlıyor diye katliamdan vazgeçilmez” yönündeki,, Dersim’deki gibi Alevileri, Kürtleri katliamla yok edelim anlamına gelen açıklamaları ile, en az MHP kadar milliyetçi faşist bir parti olduğunu bir kez daha ortaya koydu.. Bunu da ‘’Ben sadece Atatürk’ün yaptıklarını övdüm’’ diye savunarak, aynı zamanda Türkiye’de bugüne kadar putlaştırılıp tabulaştırılan bir geçeği de, en çarpıcı biçimde ortaya koydu. O putu da kırdı. Bu yönden Onur Öymen’e teşekkür etmek gerek.

1. Dünya savaşından sonra, Osmanlının son mirasını kurtarmak, kurtuluş savaşını kazanmak için, her türlü ittifaka, kendine destek olabilecek herkese mavi boncuk dağıtmaya ihtiyacı vardı.. Ve kuzeyde Bolşevik devriminin etkisi ve katkısıyla.. ‘’Müslüman kardeşler, Komünist yoldaşlar, saygıdeğer Lazistan Kürdistan milletvekilleri,, bu vatan Türklerin ve Kürtlerin ortak vatanıdır’’ diyen kurtuluş savaşı kazanıldı. Fakat Cumhuriyet kurulduktan hemen sonra,, Ne mutlu Türküm İslam’ım demeye başlandı.. 1930ların başında meydana gelen dünya ekonomik kriziyle ortaya çıkan, aşırı milliyetçi Nazist Faşist fikirlerin 30 yıllarda Türkiye’de de hakim olduğunu görmemek için kör olmak gerekir.. 1937-38 Dersim Alevi Kürt katliamı direk, TC devletinin en üst kademesinin planlayıp büyük bir titizlikle yürüttüğü bir Alevi katliamı idi.. CHP’nin halen bugün aynı fikirleri katliamları savunması, Atatürk’ün ölümüyle onu ilahlaştırıp, putlaştırmalarından kaynaklanıyor.. Maraş, Çorum, Sivas, Gazi katliamları da, CHP’nin direk iktidar veya ortağı olduğu dönemlerde gerçekleşmiştir.. Askeri darbelerde aynı şekilde.. Nazi Almanya’sı geçmişi ile hesaplamış, CHP hesaplaşamamıştır, sonunda Onur duyarak Öğündüğü katliamların kan deryasında boğulmuştur.. Emek sermaye arasında CHP hep büyük sermayeden yana ve bağımsızlık konusunda ABD emperyalizminden yana kaypak tavrını her zaman sürdürmüştür.. AKP nin Alevi ve Kürt açılımı konularında CHP,, AKP ve DTP den daha ileri daha demokrat, çağdaş daha somut barışçıl çözüm önerileri sunması, bunların bir an önce hayata geçirilmesi için, hükümete baskı yapması gerekirdi, beklenirdi. Fakat CHP gizli tuttuğu O faşist yüzünü ortaya koydu, katliam yapmayı savundu.

Diğer parti ve oluşumlar:

CHP geleneğinden gelen diğer Sarıgül Hareketi, DSP, SHP bu gerçeği görüp geçmişle hesaplaşmaz, ondan iplerini koparmazlarsa, onlarda CHP’nin düştüğü uçurumdan düşeceklerdir.. Burada MHPye fazla değinmeye gerek görmüyorum, çünkü CHP den tek farkı,, ve tehlikeli yanı, sivil ırkçı faşist militarist militan bir tabana sahip olmasıdır.. Alevilerin inançları ve tarihi duruş misyonları gereği, MHP CHP vb. milliyetçi partilerden tüm bağ ve ilişkilerini kesmeleri gerekir.. Bu güne kadar körü körüne desteklemeleri büyük hatadır,, Aleviler iğneyi başkasına, çuvaldızı kendilerine batırmalıdır.

Alevilerin 4 kırmızıçizgisi açısından, DTP yi değerlendirdiğimize de. Alevi inancının tanınmasına destek vereceklerini sanıyorum.. Laiklik ve diyanet konusunda Alevilerin taleplerinin İslam’ı yayılmayı kısıtlayacağı için DTP tabanında sorun olarak duruyor.. DTP nin, al gülüm ver gülün anlayışı içersinde AKP nin bazı dini çıkışlarını desteklediği de görülüyor.. Türk Kürt milliyetçiliği konusunda, gergin ortamdan dolayı kısa sürede olmasa da, zamanla Aleviler ve DTP arasında eşit haklar temelinde ortak bir noktada buluşulabileceği kanısındayım.. Emek, sermaye emperyalizmden bağımsızlık konularında da ittifak olunabileceği kanısındayım.. Fakat karşılıklı, olumlu adımların atılmasına ihtiyaç vardır.. Bunun içinde DTP nin Alevilerin talepleri, özelikle diyanet ve laiklik konusunda daha tutarlı olması, aşırı milliyetçi çıkışlardan kaçınması gerekir.. Alevilerinde Kürt haklının haklı taleplerine daha açık net somut sahip çıkması savunması gerekir.
Diğer küçük sol sosyalist partiler bir türlü teorik tartışma, çocukluk hastalığından kurtulup, var güçlerini birleştirip, kitleselleşip sistem partilerine alternatif olamadılar.. Türkiye’de solda uzun süredir bir boşluk var, ya bu boşluğu doldurmak için yeni oluşturulacak ‘’SOL Birliğe’’ katılacaklar veya seçimlerde % 0,1 oyla marjinal bir grup olmaya devam edecekler.

Aleviler AKP’nin ‘’hülle aşını’’ yemez..

Alevilerin 4 kırmızıçizgisi açısından, AKP yi değerlendirdiğimizde. AKP uzun bir süredir iktidarda olmasına rağmen bu 4 çizgide somut bir şey ortaya koymamıştır.. Baştan Alevilerin varlığını inkar etmiş, hatta cemevlerine cümbüş evi diye dozer dayamıştır. Alevilerin kararlı mücadelesi sonucu kıvırıp,, başını örtüp ‘’kıçını’’ açarak, alıştıra alıştıra,, çalıştıra çalıştıra, karıştıra karıştıra, Alevileri asimle etmenin, bölüp parçalamanın kendi Alevisini, yaratmanın,, Alevileri kendi çizgisinde İslamlaştırmanın yollarını aramaktadır. Bunun için bazı sözde Alevi kurumlarının önüne kemik atmaktadır.. Diyanet ve laiklik konusunda da AKP Camiler kışlamız, Kubbesi miğfer, minaresi süngü, Kuran anayasamız, türban sancağımız, diyen AKP, Allah Kuran Peygamber diye adım adım, alıştıra alıştıra şeriat cumhuriyetine doğru gitmektedir.. Bunu sokak baskısıyla Aleviler açık açık his etmekteler. AKP Alevinlerin birincil taleplerinden olan Diyanetin ve askeri cuntanın getirdiği zorunlu din derslerini kaldırmayı hiç ağzına almazken.. İmam hatipte okuyanlar ancak dini alanda okuyup din görevlisi olması gerekirken, imam hatiplilere üniversite kapıları açılarak toplumun her alanına İslami görüşü dini hakim kılmanın önü açmaya çalışmaktadır.. Aleviler her inancın tüm giderlerini kendilerinin karşılamasını savunurken,, AKP halen Diyaneti, Camileri ve onların hocalarını maaşlarını vs. tüm İslami dini harcamaları, Alevilerinde verdiği zorunlu vergiden karşılıyor.. AKP nin savunduğu İslami şeriatçı YEZİT zihniyet, Selçuklu, Osmanlı, Cumhuriyet döneminde Alevilere yönelik tüm katliamlarda camilerden Cuma namazından çıkıp Kızılbaş kanı,, Alevi Anaların gözünden kanlı yaşlar akıtan birinci el olmuştur…AKP bugün Dersim katliamını gösterip kendi kanlı ellerini öyle kolay yıkayamaz.. Aleviler Aliyi seviyor Ali Müslüman namaz kılıyordu, sizde İslamsınız hikayeleri boşa.. Aleviler tarih boyu namaz kılmadığı, İslamın şartlarına uymadığı, ayrı bir inanca anlayışa sahip oldukları için direndi, katledildiler.. Yoksa onlarda günde 5 vakit yatar kalkar,, bu yolun dervişleri ava avaz Şah Şah Şah diye dar ağacına gitmezlerdi..

Milliyetçilik konsun da AKP, din kardeşliğini öne çıkararak, Kürt halkının yıllardır gasp edilmiş, her kim, ne şartta, hangi sistemde olursa olsun, mutlaka verilmesi gereken, ulusal kimlik kültür dil vs. haklarını siyasi pazarlık konusu yapmaktadır. Bir yandan sözde olumlu mesajlar verirken diğer yandan, tam CHP ve MHP nin savunduğu,, dünde bugünde uygulanan sonuç vermeyen, kan katliam şiddet politikalarını aynen sürdürmektedir.. Darbe yapmış 12 Eylül generalleri ortada dururken AKP,, Ergenekon adı altında, darbe yapacaklarmış diye devlet kurumları içinde, kendine göre temizlik ve kadrolaşma operasyonlarını sürdürmektedir.. Sosyal adaletli gelir dağlımı ve bağımsızlık emperyalizm konularında, AB uyum şartlarının getirdiği bazı olumlu gelişmeler dışında.. (Türkiye’nin AB macerası ayrı bir tartışma konusu.) AKP bu alanda da Alevilerin emekçi halkımızın istem ve arzularına ters, işbirlikçi sermayeden sömürüden, emperyalist güçlerden yana bir çizgi izlemektedir.. AKP ülkeyi bir anlamda uluslar arası emperyalist güçlere, şirketlere satmış durumdadır..

Bir şeyi kabul etmek gerek oda,, AKP son dönemde en azından söylem bazında olsa da, Alevi ve Kürt sorununun varlığını, ve siyasi çözüm gerektiğini kabul etmiş görünüyor.. Göstermelikte olsa bazı girişimlerde bulunuyor.. Fakat sözü ve özü birbirini tutmuyor .. Alevilerde, Kürlerde yüzyıllardır,, kaynar süt işmiş, canı yanmış, doğal olarak yoğurdu üfleyerek yiyor…. Bence de doğru yapıyor,, çünkü yoğurt yoğurda benzemiyor.. ‘’Hülle aşına’’ benziyor… AKP Alevileri ve Kürtleri kendine ve ABD’ye hülle etmeye çalışıyor.. Alevilerin Kürtlerin istemleri bellidir. Bunları ilgili kurumları kanalı ile yıllardır dile getirdiler.. Elinde siyasi çoğunluk var,, Bu istemlerin hiç birisi siyasi pazarlık konusu yapılacak, teslim olunacak, teslim alınacak, halk oyuna sunulacak, oy karşılığı satın alınacak, verilecek istemler değil.. Evrensel temel insan haklarının, demokrasinin, eşitliğin laikliğin olmazsa olmaz gereğidir... Cami minaresinin halk oylamasına sunulmasını inanç özgürlüğüne aykırı buluyorsun.. Peki sen kendin neden halen, Alevilerin, Kürtlerin temel hak ve özgürlüklerini tartışma konusu yapmadan vermiyorsun.. Alevilerin 85 yıldır diyanete akan vergi payını geri öde görelim,, devletin dini olmaz, diyaneti kaldır, şu Müslüman ım diyenler,, hocalarının maaşını, camilerinin giderini, İslam dini derslerini, kendileri ödesin de görelim.. Bir gün diyanetin vs. Alevi köy ve mahallerine yaptığı camilere dozer daya da görelim.. Marifetini göster de, Adalet Kalkınma pastis mi yoksa,, şeriatçı Allah Kuran Partisi mi görelim?

Kısaca özetleyecek olursak Türkiye’deki tüm SİSTEM partileri aynıdır, AKP bunlara ek olarak din devleti peşindedir.. Bu sistem partilerinin söylemleri, eylemleri aldatmacadır.. Aleviler, Kürtler, Emekçi Halk,, bu sistem partilerine umut bağlamamalıdır. Halkımız, kırk katır mı, kırk satır mı? Din ve Milliyetçilik arasında seçim yapmak zorunda değildir. Çözüm dini milliyetçi duygulara kapılmadan, galeyanlara gelmeden, Alevilerin ve Kürtlerin insani temel, kültür inanç, dil ve kimlik haklarının verildiği, emekten yana eşit kardeşçe barış içinde ezmeden ezilmeden, anaları ağlatmadan, Anadolu’da cennet insanca mutlu yaşamak için,, yeni bir yapılanma, yeni bir ittifakla birlikte mücadele etmektir. Bunun içinde 4 kırmızıçizgide her gün iktidarı zorlamak,, safları sıklaştırmaktır..

------------
tlf: 0045 40968878 / acar@alevi.dk

5 Aralık 2009 Cumartesi

SORUNLARIMIZI BİRLİKTE ÇÖZEBİLİRİZ



Mustafa Elveren (Em.öğrt.)
mustafaelveren@gmail.com

Irkçılık, ölme ve öldürme üzerine edebiyat ve sanat yapmak çok kolaydır. Ancak, barış ve dostluk üzerine aynı etkinlikleri yapmak tam tersine çok zordur. Hatta tehlikelidir. O nedenle, gerçek demokrat-aydın yazar ve sanatçılar ülkemizde çok az yetişmektedir. Neredeyse bir elin parmak sayısı kadardır.

Halkımız; Türkiye’nin aynası olan önemli yazarlarımızdan Sayın Yaşar Kemal’i sevdiği kadar, değerli Aziz Nesin’den de etkilenmiştir. Sayın Yaşar Kemal’in ilerleyen yaşına ve sağlık sorunlarına rağmen ülkenin siyasal gündemini hala etkilediğini görmekteyiz. Bu gün hayata gözlerini yummuş olan Sayın Aziz Nesin’i saygıyla anıyorum. Aziz Nesin’in çocuklarından Sevgili Ahmet Nesin Gomanweb Sitesi yazarları arasında bulunmaktadır. Sayın Ahmet Nesin’le nüans farkıyla siyasi çizgilerimiz ayrı olabilir. Bu farklılıklarımızı koruyarak, birlikte demokrasi mücadelesinde daha da yol alabileceğimizi düşünüyorum.

Sorunlarımızı çözmek için bu ülkenin aydını olduğunu söyleyen her kesin taşın altına elini koyması gerekir. Aslında sorunun çözümü o kadar da zor değildir. “… sorunun çözümü için demokratik bir zihniyet, demokratik tartışma, demokratik işleyiş, demokratik siyaset, demokratik örgütlülük, demokratik anayasa gerekiyor. Demokratik anayasa olmadan bu sorun çözülmez.” (26 Ağustos 2009 tarihli Görüşme Notlarından) Önümüze konulan bu kadar kolay bir çözüm yolunu neden hep birlikte kafa yorup, gerçekleştirmiyoruz? Bunun için kırk bin insanımız daha mı ölsün?

Asker de, PKK’li de ülkemizin öz evlatlarıdırlar. Ne yazık ki, yaratılan “kirli Savaş”ta birbirlerini öldürüyorlar. Bu kirli savaşın sebebi Kürtler değildir. Bu gerçek, 10 Kasım’daki Meclis oturumunda CHP’nin sözcüsü Onur Öymen’in konuşmasıyla bir defa daha teyit edilmiştir.

Pratikte hiçbir şey yapamayan, ancak söylemde Ahmet Kaya’dan, Nazım’dan, Necip Fazıl’a kadar sol söylemleriyle sanki solcu bir başbakanla karşı karşıyayız. Başbakan’ın bu konuda samimi olduğuna inanmıyorum. Keşke samimi olsa. Sadece günü kurtarmaya yönelik olduğunu düşünüyorum.

Ak Parti Hükümeti’nin gücü ve kapasitesi ne yazık ki bu kadardır. Ancak, Ak Parti Hükümeti’nin hiç bir şey yapmadığını söylemek, biraz insafsızlık olur. En azında mevcut paslı sistemi cilaladığını söyleyebiliriz.

Gerçek demokratik bir sistemle sorunlarımızın çözülebileceğini düşünmekteyim. İşin bu yanı bence çok önemlidir. Demokrasi mücadelesi hiç bir zaman sosyalizm savaşana engel değildir. Bence tam tersine katkı sunar.

Birlikte yaşama koşullarını yaratabilmek ve ortak sorunlarımızı çözebilmek için bu ülkenin aydınları ve sanatçılarının demokratik tavrı çok önemlidir. O nedenle, Yaşar Kemaller, Aziz Nesinler, Sezen Aksular, Ahmet Kayalar, Yılmaz Güneyler, Nazımlar… çoğalmalıdırlar.

WEB : http://www.gomanweb.com/